Bu Blogda Ara

10 Kasım 2016 Perşembe

Artı 1

Çocuklar hep bize yeni kapılar açıyor.

Okuldan gelen yazı, yoğun ve sıkıntılı işgünümde, küçük bir fark yaratabilme şansı verdi bana. Küçük fark deyip geçmeyin, hepimizi dünyada tek yapan küçük şeyler var ve çok önemliler. Bacağımızdaki bir iz, matematiği anlama biçimimiz, düzgün fiziğimiz, çıkık kemiğimiz, parlayıveren öfkemiz, dudak kenarındaki bir benimiz veya fazladan 1 adet genimiz.

Bunların bazıları bize kolaylıklar sunuyor, kapılar açıyor, bazılarıysa hayat yokuşumuzu dikleştiriyor. Kolaylıklar bizi tembelleştirip dezavantajımıza olabiliyor, zorluklar bizi güçlendirip daha sıkı sarılmamızı sağlayabiliyor herşeye.

İnsani tarafımız zorluk yaşayana omuz vermeye eğilimli. Bazılarımızda ise bu özellik çok daha kuvvetli.

Adım Adım, sivil toplum kuruluşlarını (33 adet, büyükler rakamlara bayılırlar) biraraya getiren bir platform. Down Sendromu Derneği, artı biri* olan gençlere  iş imkanları sağlanmasına yardımcı olan bir kuruluş. Omuz verme eğilimi güçlü üç kişi tarafından kurulmuş, Cahit Bey ve diğer gönüllü ve çalışanlarıyla şimdiye kadar 46 gence işe girmenin, ve birçoklarına bağımsız olabilmenin yolunu açmaya çalışan bir kuruluş. Gençlerin ve işyerlerinin artı biri avantaja çevirmelerine hizmet ediyorlar. Gençleri iş ortamı ile ilgili, iş ortamlarını down sendromlu gençlerle ilgili bilgilendiriyorlar. Görmüşler ki artı bire kucak açan işletmelerde, dayanışma önünde engel olmadığını bilmeyen bir sürü insanımız var. Bu eğitimler sonrasında kendi aralarındaki iletişimde de iyileşmeler oluyormuş.

Başak Hanım (STK sorumlusu) bu güzel yolda yürümenin yetmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, koşucular bulmaya karar vermiş. An itibariyle bu koşucular sadece Avrasya Maratonu için 85 000 lira toplamış, hedef 150 000. 60 gence eğitim imkanı sağlanacak bu hedef gerçekleşirse.

Fotoğraftaki Erdi ve Senem, Aslı Hanım gibi eğitmenlerce, kendi imkanlarıyla işyerine gidip gelecek (Bomonti'den Göztepe'ye toplu taşıma ile giden arkadaşları var), yemeğini hazırlayıp yiyecek, kendi ayakları üzerinde durabilecek. Onlar aramızda daha bağımsız gezebildikçe bizim insan zenginliğimiz artacak. Bu uğurda Türkiye'de şu anda 3 000 gönüllü var. Yani toplam nüfusumuzun yüzbinde 4'ü, %0,004! Olsun. Başladıktan sonra nerelere varabileceğimizi kim bilir?

Sadece 3 hafta içinde olduğum bir konuda tahminimin üzerinde tebrikler, destekler ve bağışlar alıyorum. Bazen onlara mı kendime mi daha çok faydam oluyor emin olamıyorum.

13 Kasım Pazar günü küçük bir fark yaratabilmek için ben de koşacağım. Bu yıl yaptığım en önemli şey olacak bu. Böyle bir imkan bulduğum için çok şanslıyım.

Hepinize süper günler,
Cihan


*Down sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken Down sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down Sendromu tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. (kaynak: www.downturkiye.com sitesi)

10 Nisan 2016 Pazar

Bize ne yaptınız?

7 yaşındayken bakkaldan veresiye yazdırıp anneme(!) sigara aldığımda, sonra da arkadaşımla içtiğimde yakalandım. Bakkal amca mı söyledi annem mi kendi öğrendi bilmiyorum. Bir keresinde bir teyze ben oynarken, ne olduğumu anlayamadan kolumdan çekiştirerek ve "camları kırmışsınız" diye bağıra çağıra, hiç gitmediğim uzaktaki apartmanlara doğru götürmeye çalıştı. Bağırıp ağlamamı duyan komşu ağabey, beni kadının elinden kurtardı. Daha sonra ona hayatımı kurtardığını söylediğimde "ben o kadını tanıyorum sana birşey yapmazdı, sadece azarlayıp gönderirdi" dedi. Muhtemelen eşim de buna benzer bir ortamda 30 sene önceki Türkiye'de, benzer şeyler yaşadı. 

Bakkal amca, mahalledeki teyze, komşu ağabey, deriz biz. Nezihe Hanım, Bay Güçlü demeyiz çünkü onlar bizi biz onları ailenin parçası gibi görürüz. Tabi bu tarz hayatların hala yaşanabildiği yerlerde. Bu hem bir yakınlık, hem bir güven hem de sorumluluk getirir. Çok kızdığım yanları da vardır ("çocuk üşüyecek üstünü örtsene evladım" karışmaları özellikle). 

Geçen hafta İstanbul'un bilinen bir otelinin asansöründe yukarı çıkarken 28 yaşlarında bir adam kızımıza "ne şeker şeysin sen" dedi ve yanağından makas aldı. Akşam eşimle birbirimize bundan rahatsız olduğumuzu ve bu rahatsızlıktan dolayı rahatsızlığımızı itiraf ettik. 

Çok sık görsem de, yakın arkadaşımın olsa da başkasının çocuğuna mümkün olduğu kadar dokunmamaya çalışıyorum. Beni yanlış anlayacaklarından veya abdestim kaçacağından değil tabi ki. Çocukların bedenlerine sadece anne babalarının, o da sadece kendi doğallığı içinde dokunabileceğini, başkalarının "Cihan abi"leri bile olsa izin almadan yüzüne saçına filan dokunamayacağını, özel yerlerine kimsenin dokunmaması gerektiğini bilmeleri için. 

Toplumsallığın fazla olduğu birinci durum (30 yıl önceki Türkiye) da bireyselliğin güçlü olduğu Kuzey Avrupa tipi toplum da kendi içinde tutarlı ve mutlu toplumlar. 

Şu anda yaşadıklarımız ise -ki bu durum 5 10 yıldır devam ediyor- ne yazık ki bir geçiş dönemi değil. Bir kutuplaştırma ve güvensizlik hissinin yayılması dönemi. Muhafazakarı modernden, moderni müslümandan, sunniyi aleviden, Kürdü Türkten nefret eder hale getirme konusunda artık sistemli bir çalışma olduğuna çok eminim. Tümümüzü belki kontrol altına almadı hala. Ama çok daha vahim bir şeyi başardı. Çocuk tacizi gibi bir konuda bile birileri çocukların tarafında olmayabiliyor artık. O iğrenç, bilinçsiz "ama"lar herkesin tek dostu oldu. Ölü beden yerde sürüklendi "ama pkklı", otobüsü bombaladı "ama askeri hedefti" kadın tecavüze uğradı "ama o saatte ne işi var, ne giyiyor" oldu. 

En sonu en beteri oldu. Çocuklara tecavüz edildiği iddia ediliyor "kurum şöyleydi böyleydi"! Her iktidarın, hatta iyi iktidarların bile, üç kuruşluk çıkarları için en bayağı rezillikleri dahi savunacak, zayıf ve sinik üyeleri olur. Kimileri kendi gider, kimileri atılır, kimileri de "nasılsa gemi batıyor, farelerle uğraşmayalım" diyerek gözardı edilir. Bazen de pişkince ve yüzsüzce korunur kollanır. Ama bu da çok önemli değildir çünkü iktidarlar da çok geçicidir.

Kalıcı zarar gören birarada yaşayabilme, empati kurabilme, birbirine güvenme gibi kavramlar öyle 15 20 senede kendine kolayca gelmez. 

Bizi getirdikleri bu halden en kısa sürece çıkacağımıza inanmak istiyorum. 

Hepinize süper günler,
Cihan


20 Mart 2016 Pazar

Dürüstlük

Lying ile ilgili yazdığımda dürüst olmanın her durumda en azından zararsız olduğunu anlatmaya çalışmıştım. 

Tabii ki "gelişmekte" olan toplumun ilerisindekiler dahi garipsemişti. 

Bir tarafıyla gerçekten de herkesin çıplak olduğu bir kampta takım elbise giymeyi istemek veya herkesin mutaassıp giyindiği bir yerde mini etekle gezmek zor, bazen gereksiz zor, bazense sadece gereksizdir. 

Ama dürüst olmanın kişiye (tamamı yalanı kanıksayan ve farketmeden hoşgören, yaşayan bir toplumda dahi) kattığı önemli değer kendine de dürüst olabilme yetisi. 

Olmuyor çünkü. Herkese yalan söyleyen ve bunun yanına kalmasıyla korunan, korunduğu için iyileşemeyenler, en önce "ben hata yapmadım" yalanına kanıyorlar. Her hatada birisini, birilerini suçluyor, lanetliyor, yola getiriyolar. Bu aylarda yaşadıklarımızı ancak böyle açıklayabiliyorum. 
"Ben doğru partiye oy verdim"
"Suriye politikamız hatasızdı"
"Alman konsolosluğu haddini aştı"
"Almanlar bildi ama bu o bomba değil"
"Amerikalılar saçmaladı (ki evet sık yaparlar, ne yazık ki Kızılay'da saçmalamamışlar)"
"Bizi kandırdılar"
"Bunlar doydu daha fazla çalmaz"
"Biz İran olmayız" (ki bu da doğru daha kötü olabiliriz)
"Biz Suriye olmayız"

Hepsinin ortak özelliği (kötü niyetlilikten değil de basiretsizlikten kaynaklanan yalakalıklar veya gerçekten tesadüfen hak etmediği mevkiye ulaşan vasıfsız insanlar hariç) söylediklerine kalben inanmaları. Çünkü yalan olduğuna inanmıyorlar. Çünkü yalanın olduğuna inanmıyorlar. Çünkü her gün söylediklerinin:
- Şaka
- Söylenmesi gereken
- Politik anlamda doğru olan
- Vakit kazanmak için sarfedilen sakinleştirici sözler ve
- sorun çıkmasın diye sarfedilen birleştirme sözleri
Olduğuna kaniler. Yalan yok onların hayatında. Çünkü yalanlarla yaşanmıyor. 

Hepinize süper günler,
Cihan

5 Şubat 2016 Cuma

Gerçek vatansever

Nazım büyük şair, inanmış adam.
Fakat onun söylediklerinin hepsine ben inanmıyorum. 
Gerçek vatanseverin "siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim" diyen zekasının takdir edilmediğini, bilinmediğini görüyorum. 
Çocuklarıma okuduğum güzel bir kitapta dediği gibi anlatacağım:
Kan gövdeyi götürürken ve "orada" olmayanlar ahlam keserken, bir ortaçağ yaşanıyor uzay çağı silahlarıyla. 
"Tepki göstermek için bundan daha güzel ve  bundan daha kötü bir an olamaz". O yüzden tepki gösteriyorum. 
Geçmişiyle öğündüğü vatanının geleceğine katkı yapmak isteyen insanın bu olanlara, yani çatışmalara, ötekileştirmelere, ölümlere, sokağa çıkma yasaklarına, diyaloğa karşı hendek kazanlara tepkisini göstermesi gereken bir zamandayız. 
Benim için muteber iki devlet adamı vardır konu silahlı mücadele/savaş olunca. Biri savaşı hızla zafere ulaştıran, biri de kan dökülmeden önce meseleyi çözen. Ben de sizin gibi ikinciyi yeğlerim. Ama bizim bugünkü toplumumuz, daha önce de yazdığım gibi, kendisinden uzakta olan, daha doğrusu uzakta sandığı savaşın sonuna kadar (nasıl bir sonsa?) sürmesi gerektiğinden yana. Ve çoğunun kafasında bunun mecburi olduğu, başka türlüsünün olamayacağı fikri yer etmiş. Bence bu iktidarın büyük bir başarı(!)sı. Toplumun tehlikeli çoğunluğu ölenlerin (ister güvenlik gücü olsun ister terörist olsun, ister sivil olsun ister direnişçi olsun) ölmesi gerektiği için öldüğüne inanmış. Bu ölüme duyarsız toplumu, herhangi bir değere inandırıp harekete geçirebileceğinizi sanıyorsanız bir daha düşünün. Adamın ölümden rahatsızlığı yok. Önemle altını çiziyorum: askerin polisin ölümünü bile "işte teröristler güvenlik güçlerini öldürüyor, çocukları babasız kalıyor" diyerek, bir yandan da haklılıklarının teyidi olarak "olması gereken"diye görüyorlar. 
Çanakkale zaferini kazananlar, ölen Anzakları top arabasına bindirip gezdirmiyordu, gece silahları susturup birbirine konserve sigara atıyordu. İnsanlık öldükten sonra kazanılan zaferler geri gidiştir. İnsanlık ölmediyse "almanlar yenilince yenilmiş sayılsanız" da ileri gidersiniz. 
Özellikle bu yüzden, bu zamanda ülkenin iyiliğini isteyenler daha da barış demeli. Bu yüzden Amedspor-Fenerbahçe maçından bir "milli mücadele" değil, bir kardeşlik şansı aranmalı. Bu yüzden ben, bu topraklarda yaşayan ve yaşamış olan, güzel, çirkin, zeki, ahmak, cahil, okumuş, genç, ihtiyar insanların birbirinin ölümüne yanmasından yanayım. Bu yüzden vatanseverim. 

Hepinize süper günler,
Cihan

24 Ocak 2016 Pazar

Kızıl nehirde boğulacağız

Önce hiç bakmayacağız,
Dumanın tüttüğü yere,
Sonra göz ucuyla bakıp yüz çevireceğiz.
Eğip başımızı öne,
Savuşturacağız dileneni.
Kızsak da olan bitene,
Bizi aşana girmeyeceğiz.
Gezerken göreceğiz dünyayı sallayabileceğimizi,
Park, kumsal veya bir dere.
Sonra kendimizden emin yaslanacağız arkamıza.
Dayağımızı yiyip oturacağız.
Kindar olacak neslimiz diye,
Korkacağız.
Kan kusturacağımıza, kandan medet umacağımıza
Kızıl nehirlerde boğulacağız hepimiz,

Çocuklarımız suçsuz yere!

2 Ocak 2016 Cumartesi

Kindar Nesil

Bu bir zafer yazısıdır.

Savaş sanatı iddialı olduğum alan değil. Ama düşmanını güçlü olduğun noktaya çekip orada savaşmanın sana avantaj sağlayacağı pek tartışmaya açık değil gibi.

Planlı, kendine güvenen ve ne yaptığını bilen bir iradenin aşama aşama uyguladığı yönlendirme, meyvelerini veriyor.

Ülkenin insan hayatına en saygı duyan, canları ayırmadan sevebilen kısmı, savaşı aşina olmadığı toprakta yürütmeye karar vermiş. Kindar nesil yaratma işlemi başarılı olmuştur hem %49 da hem %51 de.

Kaçakçılık yapan köylülere bomba atıldığında "katırlara yazık oldu" diyen zihniyetin karşısına "viagradan ölmüş, iyi olmuş" diyen bir karşı tim yerleştirildi.

Aslında yoktan varedilmiş bir şey değil bu. Korku ve öfkeyle beslenen çocuklar, Buscaglio Coelho da okusa en derininde tuttuğu köklü nefret gücüne hakim olamıyor.

Evet çok acımasız yazıları varmış yazarın. Ölünün arkasından da konuşmuş, yerde tekmelenene de suç atmaktn geri durmamış. Küfür etmeyi caiz hissetmiş belki. İktidara yaranmak için mi, içinde kin biriktirdiği için mi bilinmez ama çok abuk subuk bir duruşu kaygısız sorgusuz yürütmüş.

Asıl fonksiyonunu iktidara yalakalık yapmak sanıyorsanız bir daha düşünün. İktidar hırsına yağcı basının bazı katkıları olur elbet ama köhneleşmiş ve iktidar döngüsünün derinine inmiş, artık her yaptığının doğru olduğuna inanacak kadar körleşmiş bir gücün ihtiyacı olan yağcılık değildir. Para, ve daha fazla güçtür.

Daha fazla güç, karşıtlarından baskı altına alabildiklerini baskı altına alıp ağız değiştirterek (kimi zaman patron eliyle kimi zaman sokak dayağıyla) baskı altına alamadıklarını da hapse atarak elde ediliyor.

Döngünün bundan daha fazla güçlenebilmesi için safların hiç olmadığı kadar keskinleşmesi, kindar nesillerin birbirine kan kusması ve kusturması gerekir. Aslında 15 yaşında bir insanın içsel olarak bu mevzunun toplu bir kayba dönüşeceğini görmesi kolaysa da, güncel olayların içinde büyük resim flulaşıyor. Daha farklı bir yolla güçlenemeyeceğini anlayan bir zihniyet başka bir yola sapması halinde yokolacağını biliyorsa, bu tip "cengaverlere" çok ihtiyacı vardır.

Çocuğu ölmüş anneleri yuhlatmak, "kutsalıma saldırdılar" palavralarını atmak kendi taraftarlarına mesajdır. Karşı tarafı ancak hayatını kaybeden yazar gibileri sayesinde istediği tava getirecektir.

Gerçekten değersiz gördüğünüz birine karşı hissettiğiniz kızgınlık, nefrete dönüştüyse, ve bu nefret artık etten kemikten birinin ölümüne sevinecek hale getirdiyse sizi, eleştirebileceğiniz insan sayısını kendi elinizle azaltmış olursunuz.

O yüzden nefret ettiğiniz fikirlerin konuşulmasının önünü açmaya, nefret ettiğinizin insanların ölümüne üzülmeye devam edin. Sizin asıl gücünüz, "iyi oldu geberdi" demekte değil, kimsenin beklemediği kadar bağışlayıcı, kimsenin olamayacağı kadar insan olabilmenizde yatıyor. Onu kaybetmeyin lütfen!

Hepinize süper günler,
Cihan

16 Kasım 2015 Pazartesi

Saçmalıyorsunuz, ve fakat devam etmelisiniz!

Yine Batı'ya karşı bir terör eyleminde, "neden bilmem neredekine ses çıkartmadınız" çığırtkanları çıktı ortaya! "İkiyüzlüsünüz" diyenlerin bir yüzü var mı acaba? Lübnan ile ilgili, Filistin'le ilgili hiçbir şey söylemez, birisi Fransa ile ilgili iki kelam etti mi hesap sorar aklınca. Oralarda olanlara neden daha fazla tepki gösteriliyor biliyor musun? Çünkü nerede işler iyice karışsa, insanlar "oralara" kaçmak istiyor. Suriye savaşından kaçanların sığındığı yerlere yapılan saldırı, evinde barınamayanların, kaçacakları yerlere de bulaşan bir öldürme salgınını görünce "ölmek kaderim demek ki" demesine yol açıyor. Son umutları bombalanıyor. O yüzden "Fransa ettiğini buldu" dediğinde, "oh olsun" dediğinde seninle taban tabana zıt düşünüyorum. Bu yüzden saçmalıyorsun, ve fakat devam etmelisin.

Cemaat hiç bir zaman favorim olmadı. Hala da sempatik gelmiyor. Devletin içinde terör örgütü varsa, tabi ki hukuki yollarla bertaraf edilmeli. Ama cemaatin elini eteğini öpeyim derken, salya sümük iki büklüm olanların, bugün kahraman gibi kendi yarattığı canavara orantısız ve hukuksuz saldırmasına da karşıyım. Her gün cemaate yakın bir başka iş yerine, basın kurumuna, oluşuma veya kişiye saldıranları destekleyenleri de bel kemiksiz bir biat içinde görüyorum. Ama onların da her söyleyeceğinin serbestçe söylenmesi için imkanları yaratmak benim sorumluluğum. Cemaate saldıranlar saçmalıyorlar, ve fakat devam etmeliler.

Kürtler ile ilgili bu ülkenin %70 ya da %80'i aynı fikirde: Kürtlere fazla yaklaşırsan, fazla "müsamaha" gösterirsen daha fazlasını isterler. Dil özgürlüğü versen, federasyon ister, federasyon versen toprak ister, toprak versen daha fazla toprak ister. Bu cümlede "Kürtler" yerine ister Ruslar koy, ister Aleviler koy, ister Rumlar koy, ne koyarsan koy değişmeyecek tek şey var. O koyduğun kelime neyse sen onu sevmiyorsun. Sevmediğin bir gruptan sana saygı göstermesini, senin büyüklüğünü koşulsuz kabul etmesini istiyorsun ki kardeşçe bir hayat kurulabilsin. Yani ağabey-kardeşçe bir hayat, ağabey yani ağa bey benim kardeş sensin hayatı. Ama bu topraklarda ağabeylik küçüğü ezerek değil, onu destekleyerek olur. Bunu yazdığım için bana da kızıyorsun, ve kızmalısın, niye kızdığını da açık seçik söylemelisin. Bence saçmalayacaksın, ve fakat devam etmelisin.

İlber Ortaylı'nın bir veya iki kitabını okuduysan bu topraklarda batı kurumlarına ilginin Osmanlı zamanında geliştiğini bilirsin. Ama iktidar yanlılarında bütün batı hayranlığının sadece Atatürk döneminde var olduğuna dair bir yanılgı var. Sabah akşam İran, Arap hayranlığı yapan bir toplumu Gazi'nin bir gecede ideallerinden koparttığını sanıyorsan saçmalıyorsun, ve fakat buna devam etmelisin.

Akit gazetesi Atatürk'ün ölüm yılına "zulmün bitişi" dedi. Kampanyalara imzalar attın, "Nasıl olur da böyle söylerler" dedin, aklınca "Ak İt" diyerek aşağıladın (ki ak beyaz demektir, it de çok güzel bir hayvandır). Ben buna hakaret dememenin ötesinde, açıklamayı tamamen ifade özgürlüğü içinde görürüm. Saçmalıyor, ve fakat devam etmeli.

Fikri fikirle susturmayı öğrenebilmek için, insanlar karşınızda saçmaladıklarında, sözlerinin kesilmemesini sağlamak zorundasınız. Yoksa kısır döngüden çıkmanın tek yolu kalıyor o da şiddet. Ve şiddetin savunmada değil saldırıda olanı hiçbir zaman kazanmıyor.

Hepinize süper günler,
Cihan

15 Kasım 2015 Pazar

Je suis un enfant / Ben bir çocuğum

Dedem ölür ağlamazsınız, benim hastalığımda yüreğiniz burkulur.

Her yıl 7 milyon benden ölür. Benden her bir tane öldüğünde bir kaç aile kahrolur. Sonra hayatına devam eder. Yetişkinler ölür, benler ortada kalır.

Size geçen sene "Tanrı'ya her şeyi söyleyeceğimi" söylemiştim. Dinlemediniz. O da dinlemedi. Bu sene de 7 milyonumuz gitti.

Sizler bilmediğiniz şeyleri bilmezsiniz, bildiklerinizin bir kısmı yanlıştır. Bildikleriniz doğruları da onları bilmeyenleri ezmek için kullanırsınız. Ben hiçbir şey bilmeyerek geldim, ben de ezmeyi bilirim ama ezilene üzülmemeyi sizden öğrendim.

Her biri bir evlat, bazıları anne/baba, çoğu kardeş, hepsi arkadaş olan yetişkinler ölünce, kiminiz üzülür, kiminiz umursamaz, kiminiz "iyi oldu, hak etmişti" der. Ben üzülürüm. Kimimiz hayvan öldürür ve umursamaz, ama hiçbirimiz insan ölümünden zafer çıkarmayız.

Ben doğduğumda, ne milliyetim ne de dinim vardı. Her yıl doğan 140 milyon bebeğin hiçbirinin dini, milliyeti yok, renginden de haberi yok. Onları siz veriyorsunuz bize, ve sadece size verildiği için. Çoğunuz, inandığı dini kulaktan dolma bilgi ve anekdotlardan biliyor ve sorgulanmasından nefret ediyor. Hepiniz için mutlak doğru dininiz. Ama dininizin de bir bel kemiği olsa keşke. Mormonlar aşırı, Protestanlar imansız, Katolikler tutucu hiçbiri gerçek Hristiyan değil, hepsi kendine göre mutlak doğru. Şii, alevi, terörist, hırsız gerçek Müslüman değil. Kim karar verme hakkına sahip gerçek dindarla ilgili? Kriteri nedir?

Ankara'da yüzler öldü, dua ettiniz; Paris'te bombalar patladı PrayforParis (Paris için dua et) dediniz, Çanakkale şehitlerine milletçe duacıyız. Her dinin mensubu kendi peygamberine yüzyıllardır dua ediyor. Peygamberlerinizin hepsi ömrünün çoğunu yakararak geçirdi. İyiye mi gidiyor dünya? 6 milyon mu ölüyoruz? 5'e mi düştü ölümlerimiz?

Yakaran milyarlarca insan var dünyada ve biz her sene daha çok ölüyoruz. Eğer yukarıda her şeye gücü yeten, her şeye aklı yeten ve adil bir güç varsa, inanın siz dua etmeseniz de gereğini yapar ve yapıyordur. Yoksa zaten vaktinizi boşa harcıyorsunuz.

Hepinize süper günler,
Cihan





6 Kasım 2015 Cuma

Neden Yazıyorsun?

Çok akıllı biri "Şu anda birinin tam da duymaya ihtiyacı olan şey belki de benim yazacağımdır" diye cevap vermiş bu soruya. Güzel bir cevap. Gerçekten de birileri sürekli birilerinin yazdıklarında can buluyor, kendi canlarını.

Cumhurbaşkanını yazıyor bir tanesi, saygıya şayan bir adanmışlık ve teslimiyetle. İnanıyor O'nun yokluğunda 1000 yıllık devlet geleneği olan milletin sırtüstü düşeceğine. Ama buna çok fazla inanan var. O sadece kendi gözünden nasıl gözüktüğünü ve bu konuyu nasıl en iyi kendisinin anlatacağını ifşa etmek istiyor. Davasına hizmet etmek istiyor.

Kürtlerin sıkıntılarını anlatıyor bir diğeri. 100 belki 5 000 yıldır onların bir eli yağda bir eli baldaymış da, daha şimdi zora düşmüşler ve bunu ilk fark eden kendisiymiş gibi. 38'de ne olduğunu yaşamayan 80'de, 80'de ne olduğunu bilmeyen 90'larda, 90'larda ne olduğunu bilmeyen Cizre'lerde Silvan'larda bugün ne olduğunu anlatıyor kendi tarafından. Asıl doğruyu gösterme derdiyle. Doğru olan resmi düşünce değil, Kürt milliyetçisinin görüşü değil, PKK'nın görüşü değil, viski içip HDP'ye oy atanın görüşü değil, kendi görüşü olduğu için.

Güzel olanı kendini sanata vermiş, taşıyamadığı ağırlığı, yapabildiğiyle anlatıyor. Film çekiyor, besteliyor, şiir yazıyor, heykel yapıyor, kitap basıyor. Bazen kendisi beğeniyor yaptığını, bazen başkaları beğeniyor. Bazen acımasızca eleştiriliyor, bazen hapsediliyor. Ama yine de kusuyor içini. Kendini.

Birkaçı (ama oldukça fazlası) yapanı da yapmayanı da, söyleyeni de söylemeyeni de, susanı da susmayanı da, kaçanı da savaşanı da yerin dibine sokuyor. Umudu kalmamış, kızıyor kendisi kabullenmişken direnene... "Anlamıyorlar beyhude uğraştıklarını" diyor.

"Atatürk de Atatürk" diyor iyi eğitilmişi. "Geçmişi de gördü, geleceği de gördü, benim görmediğimi de gördü" diyor. Zannediyor ki kendisi Gazi'yi savunmazsa 50 seneye küresel ısınma sahne almadan, Atasızlıktan mahvolacak dünya. Hiç kimse Atatürk için kitap yazmamış, şiir okumamış gibi. "Ben bunları düzeltirim" diyor.

Okuyan da yazan da aslında kendi canını buluyor. Kendi canından bir şeyler katıyor inandığına ve anladığı kadarıyla. Ve belki hep bunlar kilometrelerce yolun arpa boyu bile olmayan taşlarını döşüyor.

Hepinize süper günler,
Cihan

30 Ekim 2015 Cuma

Oyum Demirtaş'a

Anadolu toprağının eğitilmemişiyle filozofunun ortak özelliği, kibirden hoşlanmaması ve mazlumun yanında durmasıdır bana sorarsan.

Ökçesi delik yazar sokak ortasında vurulunca, birbirine "Ermeni dölü" diye aklınca hakaret eden toplumdan "hepimiz Ermeniyiz" diyen bir güruh çıkar. "Affetmedi bu Ermeni vatandaş, Kürt Dağları'nda babasının kesilmesini, fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin, bu karayı sürenleri Türk Halkının alnına" dediği gibi Nazım Hikmet'in. Bu benim Demirtaş'a oy verme sebeplerimden biri olacak Pazar günü. 102 canın gittiği yerde, "asker de biziz polis de biziz, Kürt de biziz Türk de biziz" diyen adama yüklenirsen, o adam ne olursa olsun ben onun yanındayım.

Yetmez ama evetçilere bir sitem var. Erdoğan'ın sinsi planına uyup 12 Eylül'ün yargılanması ve yargının siyasetin emrine verilmesini paket yapıp yutturmasına uyanamadılar diyorlar. Kötü niyeti görmediler diyorlar. "Evet" diyemedim, yargı bağımsızlığını önemsediğimden, niyet okuduğumdan değil. Sadece konunun paket olmasından. Seçme şansım varmış gibi hissetmediğimden olumsuz yaklaştım. Ama eminim 12 Eylül'ün detayını yaşamış, ya da yakından bilen insanlar "yetmez ama evet" dedi. Yetmez ama evetçilere yüklenmeyi tam Nasreddin Hoca'nın "Hırsızın hiç mi suçu yok" hikayesine benzetiyorum. O insanlar o dönemin iktidarına 12 Eylül'ü yargılama ve ne yazık ki bununla paket olarak yargıyı "kafalarına göre" tasarlama imkanı verdiler. "Gidin kafanıza göre yargıya müdahale edin" demediler. "Vesayet sizi ezecekse biz yanınızdayız" dediler. Tıpkı Hoca'nın kapıyı kilitlemediğinde "Buyrun sayın hırsız evi soyun" demediği gibi. Uzun lafın kısası niyet okumaları samimiyetsiz, uyanıklıkları şüpheci buluyorum. Bu nedenle bana göre bugün iktidarı bol mizahlı, zekice eleştiren Demirtaş'ın "İnadına Barış" demesi çok hoş. Belki haddim de olmayarak gururlanıyorum "bu bakış açısı bizim topraktan çıktı, biz bununla anlaşabiliyoruz" diye. Yarın çıkıp ben terörden yanayım derse bu benim değil, O'nun hatası olur. O yüzden kendimi kasmayıp, içimden geçenleri söyleyeni öteyi beriyi düşünmeden destekliyorum.

Doğan Cüceloğlu, "Damdan düşen Psikolog" adlı söyleşi tarzı biyografisinde, benim çok hayret ettiğim ve Amerika'da önemli destek gören bireysel silahlanma ile ilgili bir açıklama getiriyor: "Yarın bir gün devletin başına bir çılgın geçip silahla bizi yola sokmaya kalkarsa elimizde bir şey olsun" mantığı. Cana ve hayata verdiğim kıymet itibariyle (ama özellikle insan canı, hayvanla bitkide o kadar hassas değilim) son derece karşı olsam da nefsi müdafaa ekseninde anlayabildiğim bir yaklaşım bu. Karşında senden çok güçlü silahlı ve adil olmayan bir güç varsa, sen silaha başvurduğunda buna birileri "terör, ihanet, katliam, soykırım" demiş, seni çok etkilemez. Bu mantıkla tüm ülkelerin elit siyasetçileri "PKK terör örgütüdür" diyor diye, bana göre benim "ülkemdeki Kürt kardeşimin arka cebindeki çakısı" olan PKK'ya birileri terör örgütü demiyor diye bozulmam. Hatta aslında çıkıp da 5 -10 bin militanı olan bir örgütün (ki iki bini son üç ayda başarıyla! katledilmiş) 70 milyonluk ülke için büyük tehdit olduğunu söylemek, bir nevi ülkenin çok zayıf olduğunun itirafı gibi.

Yine Cüceloğlu Einstein'ın sözünü aktarıyor:  <We cannot solve our problems with the same thinking we used when we created them.> "Sorunlarımızı, onlara sebep olan ortamdaki düşünüşümüzle çözemeyiz". Yani PKK'nın ortaya çıkıp güçlendiği ortamın düşünce yapısıyla PKK'yı bertaraf edemeyiz. Bir üst seviyeye çıkmalıyız. "Devlet terör örgütü ile görüşmez" düşüncesini bu iktidar ile aştık. "Kürtçe konuşulmasın" yaklaşımını bu iktidar zamanında aştık. 12 yıldır minik adımlarla ve kayıpsız aylarla kardeşçe yaşadık. Bir adım daha atmaya hazırdık. Belki başkanlık sistemiyle kantondur federasyondur devam edecektik. Öcalan'ı dahi affedecektik belki.Ve affeden İstanbul'da blog yazan sıcak evindeki mühendis değil, yıllar önce yakınını kaybeden ülkücü olacaktı belki. O düzeyden 7 Haziran'da, sorunu yaratan düzeye düştük arka üstü. Bu iktidarın doğrudan muhalifiyim ama 2 icraatını kalben destekledim: Biri kapalı alanda sigara yasağı (Şu an her yerde deliniyor) biri de Kürt açılımı (şu an kendi destekçileri ve kurucuları tarafından hata olarak nitelendiriliyor). Bu düzeye tekrar dönme lüksümüz yok. "HDP artık barış sürecinin ancak filmini çeker" diyen kibre tahammül edecek halimiz yok. Bu yüzden HDP'ye oy vereceğim.

PKK "Bu devlete güvenilmez" diye eleştiriyor, AKP "törörüst HDPKK" diyor, MHP "Aynı ortamda bulunmam" diyor, Davutoğlu görüşmüyor, CHP'nin önemli kısmı "Önce PKK ile arasına mesafe koysun" diyor. Demirtaş, gülümsüyor ve şikayet etmiyor bu durumdan. Bu yüzden oyum HDP'ye.

Liberal düşünce yapısındayım ve LDP üyesi olmak istiyorum. Geçen seçimde LDP adayı idim CHP'ye oy verdim. LDP'nin, "benim parti barajı aşamayacak diye başka partiye oy vermek, benim çocuğum okuyamaz, başka çocuğun eğitimini üstleneyim demektir" sloganına da hayranım. Ama kalbimdeki LDP'ye yine oy vermeyeceğim, çünkü HDP kadar üzerine oynanmıyor. Bir partinin üzerine oynanmasıyla da derdim yok ama, belden aşağı vurarak yapılmasını hazmedemiyorum. O yüzden oyum HDP'ye.

Çok klişe ama "Benim Kürt arkadaşım var "da diyeceğim. Eğitimli de var eğitimsiz de var. Müteahhit Kürt arkadaşım var, göz göze bakışırız birbirimizi ve çocuklarımızı severiz. Çay veren ablam var kalp kalbe konuşuruz. Bana "hep iyiyi düşünüyorum, sen de öyle yap" der. Bu yüzden oyum HDP'ye.

Siz tabi hepiniz kendi doğrularınızla, beni eleştirin, isterseniz küfredin ve gönlünüzden geçen partinize oy verin. Ama bencilliğin tanımını unutmayın: "Bencillik kendi istediğini yapmak demek değildir, başkasını sizin istediğinizi yapmaya zorlamaktır!"

Hepinize süper günler,
Cihan




16 Ekim 2015 Cuma

İfade Fedaileri

Erdoğan Ermenistan ile ilişkileri düzeltmek istediği zaman dedeme "Adamlar bize katilsiniz diyor biz onlarla açılım yapmaya çalışıyoruz" dediğimde "Hee kestik" demişti. Sesinde bundan gurur duymadığı belliydi ama çok da utanıyormuş gibi bir hali yoktu. Daha çok benim bunu bilmememe şaşırmış gibiydi.

Olayın üzerinden 100 yıl geçti hala bu konuda konuşulamıyor. Bunu ifade özgürlüğü kapsamında belirten Orhan Pamuk da ihanetle suçlanıyor. Daha önce de üzerinde durduğum bu konuya tekrar girmeyeceğim.

Dün bir TV programında bir vatandaş "PKK terör örgütü değildir" dedi diye toplu taarruza maruz kaldı. Neymiş efendim bütün dünya terör örgütü diyormuş. Desin. Demeyenler de var. En azından PKK lılar demiyor. Yakını PKK'ya katılmış olan demiyor. Bazı sol görüşlü yabancılar demiyor. Polisten işkence görmüş Kürt çocuk demiyor. Dünyada milyarlarca insan PKK adını dahi duymamış. Demek ki bütün dünya PKK terör örgütüdür demiyor. Velev ki dedi, birileri kabul etmeyebilir. İfade özgürlüğü zaten herkes aynı fikirde birleşsin diye değil, farklı fikirler konuşulabilsin diye var. "Koyun kurd ile gezerdi, fikir başka başk'olmasa".

İsviçre'de ifade özgürlüğünü yok sayan bir yasa çıktı. Ermeni soykırımını reddetmek suç sayıldı. Perinçek de gitti İsviçre'de bu "suç"u işledi ve mahkum oldu. AİHM'e gitti. Kazandı, temyiz edildi, yine kazandı. Ne kazandı ve kim kazandı çok iyi görmek lazım. Bu olayı ülkemizde şöyle yorumluyoruz: "Perinçek Ermeni soykırımı yoktur dedi ve davayı kazandı, demek ki AİHM Ermeni soykırımının yalan olduğunu tasdik etti". Bu ifade konunun tam bir şark kurnazlığıyla çarpıtılması.

Biraz bu fikri ezmek için alaycı yazmak zorundayım, gerçekte olan şu: Tamamı Türk düşmanı ve Ermeni dostu olan zalim Batı'nın para kasası olan İsviçre Konfederasyonunun alenen suç dediği eylemi adamın kameraları önünde yaptın (polis copu iteleme kakalamaya uğramadan), mahkemeye verildin ve paralel olmayan hukuku seni mahkum etti. Tamamı İsrail Ermeni ve Papa uşağı sandığın Avrupa'nın en yüksek mahkemesi dedi ki, İsviçre Devleti ifade özgürlüğü bakımından haksızdır. Temyizde de Büyük Daire (ki sana göre kesin masondur) de olayın nefret suçu değil, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini yediye karşı on oyla söyledi. Demek ki neymiş, ifade özgürlüğünü özgürce seçtiğin vekillerinle, özgürce yazdığın yasalarına karşı da korumazsan, ifade özgürlüğü oturmuyormuş. Bir önemli ders de hukukun yaptığı hatayı, hukuk düzeltiyormuş. Emsal teşkil eden bir karar.

Bizim ailemizde başlayan yaklaşımsa ifade fedailiği. Çok okumadığımız için, çok bildiğimizi sanıyoruz. Emin olduğumuz ve kendimizle özdeşleştirdiğimiz düşüncelerimizi sakin sakin savunamadığımız zaman sinirleniyoruz. Böyle olunca ifade fedailiğine başlıyoruz: "Küçükler bilmez, ben öyle diyorsam öyle, bunu herkes bilir, PKK'ya tüm dünya terörist diyor, patron benim o yüzden böyle olacak, benim fikirlerime saygı duymuyorsan demek ki bana da saygı duymuyorsun" tarzı cümlelerin tamamı pasif agresif veya aktif agresif şekilde "ben artık sakince sorgulama gücümü kaybettim, sana bir şeyler dayatma yolunu seçiyorum" demek. Bu fedailik ne yazık ki başarılı oldukça, örnek alınıyor. Emsal teşkil eden bir eylem.

Hepinize süper günler,
Cihan



11 Ekim 2015 Pazar

Bir çocuk adı olarak Barış

Dans gecelerine gittiğim zamanlarda merhabam vardı, çok tanımazdım. Çok iyi dans eder ve hep gülümserdi. Jimnastik de yapardı. Çocuklara da sevdirmek için uğraşıyordu. Kobani'deki çocuklara jimnastik eşyaları ulaştıracak, yeni Koray'lara yardım edecekti. Suruç'ta bomba patladı, yaralandı. Ameliyat üzerine ameliyat oluyor, düzelecek. Ters salto atamayacak belki ama parende atacak eminim. O ben olabilirdim.

Polislik mesleğini yapıyor, çocukken hoşuna giden mesleği belki. Ve belki de olmaması gereken bağlantıları var ya da yok. Belki işkence yaptı, belki de iftiraya uğradı. Ama neticede sistemin ona verdiği işi yapıyor. Kafasına kurşun yedi uyurken, o sen olabilirdin.

Başka biri belki azılı PKK militanıydı. Belki Kürt sanatçıydı. İnfaz edildi, yargılanmadan ve hukukumuzda olmayan şekilde. Ölmesi rahatlatmadı 20'li yaşlarında canavarları. Arabanın arkasına bağladılar, küfürler ederek sürüklediler yollarda. O da yetmedi, çekip yayınladılar. Eski sevgilisi, kardeşi belki anası o görüntüleri gördü. "Ben olsaydım onun yerinde sürüklenen keşke" dedi. Onlar siz olabilirdiniz.

Gazeteci, Gezi olaylarında penguen yayınlayan kanalın programından çıkıp gecenin bir vakti evine ulaşmanın keyfini yaşayacakken, kendine "vatansever" diyen birileri çıkıp darp ediyor. Küfür değil bildiğin tekme tokat. O ben olabilirdim.

Baba oğul barış mitingine gitmeye karar verdiler. Ortalık karışık, ama buralarda olmaz o işler dediler. "Amerika değiliz ki biz gelip uçak patlatsın biri suratımıza" dediler. Annesi babasının yanından ayrılmamasını tembih etti. "Belki polis gaz sıkar ama Ankara'nın göbeğinde başka bir şeye cesaret edemezler" diye avuttu kendini. Hava soğuk değildi pek ama fanilayla hırkayı giymeden gitmesine izin vermedi kuzusunun. Parçalara ayrıldılar, çok iyi bilse de herkes ölü yıkamayı, onları yıkayamayacaklar. Sen ve yavrun olabilirdiniz.

Yüzlerle insan ölüyor aylardır, yüzü o günde öldü. Binlerce sakat kalan, kör olan, sağır olan, kolu kopan, bacağı parçalanan oldu. Hepsi bizdik.

Bizim seçtiğimiz, bizim maaşını verdiğimiz ve saygıda kusur etmediğimiz, saygısızlıklarını hoşgördüklerimiz, bunu yapanı değil, yaptıranı bulacak, bağımsız yargıya teslim edecek, cezasının infaz edecek. Sonra kaldığı yerden ülkede tüm insanların huzur içinde yaşaması için gerekenleri yapacak. Beklenti buyken, "güvenlik zaafı yok" deniyorsa ben buna inanmak zorundayım. Demek ki hedeflenen güvenlik alınmış, olmasına izin verilen de olmuş.

Cihan

13 Eylül 2015 Pazar

Temizlik masalı

"Adım Ali, 17 yaşındayım ve bu coğrafyanın beni var etmeyeceğini adım gibi biliyorum. Biz kalabalık aile seviyoruz buralarda. Kardeş, abla, dayı, amca, teyze, hala hep beraberiz. Rengimiz değişik, inatçıyız. Okula da pek gidemeyiz, ya para yetmez ya felek yar olmaz.

İnançlıyız ve kimseye bir şey dayatmak istemiyoruz. Ama nefes alamadığımda yüreğim öyle kabarıyor ki, füzeyle tank gözüme oyuncak gözüküyor. 48 kiloyum, boyum da kısa olduğu için çelimsiz sayılmam. Taşı sıksam suyunu çıkarırım demeyeyim, taş serttir.

Çocuklukta okumaktı, çalışmaktı her çocuk gibi hayallerim vardı. Nereden geldiğini bilmediğim bombayı mermiyi tanıdıkça hafif hafif soldu onlar. Ne kadar "savaş kötüdür" desen de bir süre sonra başka bakıyorsun olaya.

İlk asker vurduğumda hissettiklerimi anlatamam. İnançlı adamım demiştim. O'nun verdiği canı almıştım. Dedim ki O istemese ben onun canını alamazdım. Nişan alamazdım, tüfek tutukluk yapardı, geldiğini görmezdim. Ama gördüm, aldım, vurdum. Demek ki O razı geldi. Genç de bir askerdi ama üzülmüyorum ona. Onlar bize acıdı mı? Anası babası da vardır ama beni da kaya doğurmadı!

Şimdi burası sıcak, karanlık ve ben damda altı kardeşimle kenara büzüşmüş yatıyorum. Dünyada ne oluyor haberim yok, düşünecek halim de yok. Ama biliyorum ki bu yalan dünyada milyonlarca insan beni terörist bellemiş. Ne yapsam yaranamayacağım onlara.

Neyse ki beni savunan, eline silah almamış, karizmatik liderler de var. Onlar da olmasa at kendini damdan gitsin.

Ama inanıyorum ve biliyorum ki, bir gün gelecek, sıcak evinde oturan asan kesen adam beni kardeşi bilecek, silah satanın maskesi düşecek, yıllar sonra toprağımda dilimi dinimi yaşayacağım, adımdan tenimden ve doğduğum yerden dolayı yargılanmayacağım, çocuklar ölmeyecek, etraf tertemiz olacak ve Filistin'de tüm dağlar çiçek açacak."

Hepinize süper günler,
Cihan








9 Eylül 2015 Çarşamba

Niye Geldiniz?

Duvarında kadife dağ orman halısı, sediri yastığı, yazması, günlük sorumluluklarını yerine getirmiş, ömürlük sorumluluğunun üzerinden kaldırıldığını anlıyor. Askerin varsa ve kapıda subay gördüysen, ne vatan, ne can, ne teskin var artık. Salt acı!

Anne olmak, kalbinin başka bir bedende atmasına razı olmak demek, ve başka bedende durduğunda kendi ölümünü izlemek. Ki kendi ölümünü daha metin karşılayan varsa da, evladı gidenin hali hep aynı oluyor. 

Belki terörist dediğin HDP'ye, belki hain dediğin AKP'ye, belki faşist dediğin MHP'ye ve belki dinsiz dediğin CHP'ye oy verdi o kadın. Belki ortalık tenha olur deyip pikniğe gitti. Ama sen bir oy iki tweet atıp, 4 de beğeni dağıtırken, o canını ateş hattına gönderdi. 

İsteyerek mi gönderdi? Bugün gördüğümüz anket gösterdi ki "hayır". Gördük ki insanımız operasyonlar artsın, teröristlerin üstüne daha çok asker gönderilsin istiyor, ki daha az şehit haberi gelsin. Sadece o gönderilen askerler, bizden komşudan gitmesin de öbür sokaktan gitsin, politikacıdan gitsin mümkünse öbür mahallenin ve öbür şehrin politikacısından. 

Silahtan savaştan nefret ederim. Bir düzeni silahla değiştirmek isteyenle silahla korumak isteyeni aynı kefeye koyamam. Ama oğlunu veya kızını askerde veya dağda kaybeden annenin, farklı acı hissettiğine veya o kadınlardan birinin mukaddes birinin hain olduğuna inanıyorsan, ne çocuk, ne anne nedir en ufak bir fikrin yok demektir. Can tartısı diye birşey neden yok biliyorsun, hepsi bir de ondan. 

Sakın kendini "çok güzel memleketimiz var o yüzden düşmanımız çok" veya "berbat bir coğrafyadayız, ne yapsak boş" diye kandırma. Ne oluyorsa biz yapıyoruz diye oluyor. 

Gazete basıyoruz, çocuk öldürüyoruz, oy veriyoruz, pusu atıyoruz, cam çerçeve indiriyoruz, tehdit ediyoruz, küçümsüyoruz, terörist temizliyoruz, bina yakıyoruz, yola getiriyoruz, kışkırtıyoruz ve tabi ki yargılıyoruz. Hem de o kadar çabuk, o kadar özensiz, o kadar cahil yapıyoruz ki ne yaptığımızla ilgili en ufak bir fikrimiz yok. 

Öyle görünüyor ki ya yeterince anne terliği yememişiz, ya da bu yaşta bile doğruyu görmek için terlik yememiz gerekiyor kafamıza!

Hepinize süper günler,
Cihan








3 Eylül 2015 Perşembe

Seçim

Elini bir kez sobadan yakmış kişinin sobayı ellemeden önce tereddüt etmesi bir seçim midir zorunluluk mu? Ya da daha önce defalarca dayak yemiş birinin yoldan geçen tanımadığı birine efelenmesine tercih denebilir mi?
Karmaşık makinemiz bizim için doğru yolu gösterirken çoğu zaman bize fazla serbestlik tanımıyor. En önemli organımız beynimiz, beynimize sorarsak.
Bakıyoruz kıyıya vurmuş çocuğa yüreğimiz kabarıyor (aslında beynimizdeki kimyasallar daha çok da empatimiz kalp atışımız ve tansiyonumuzu değiştiriyor) ve isyan ediyoruz bilinçsizce. Bilinçsizlik isyanın kendisi değil, yöneldiği mecra ile ilgili. Müslümansak, Hristiyana ve Yahudiye, Türksek "meşhur mihraklara", Batılıysak Işid'e, Yahudiysek Hamas'a, kadınsak erkeğe, çiçeksek koyuna, koyunsak kurda, küçük ve basit beynimizin bize düşman bellettiğine kesiveriyoruz faturayı. Evrimsel faydası da var birilerini düşman bellemenin, dostlarınla kenetlenmeni sağlıyor. Ama dostun bildiğinle kenetlenip düşmanın bildiğine hınçlanınca neredeyse her zaman büyük resmi kaçırıyorsun. 
Dünyadaki tüm "büyük resim" lerden daha önemli ve daha gerçek bir büyük resim var: dünyada her yıl 7 milyon çocuk ölüyor! "Dünyanın en ağır yükü olan genç bedenleri taşıyan tabutların ağırlığı" inan senin tüm haklılıklarından, aidiyetinten ve adaletinden daha önemli.
"Deniz kenarına vurmuş çocuğu balina kadar önemsemiyorsun" diyen "ölüye üzülme" diyor. Berkin'i hatırlatmak için "Fırat da ekmek almaya gidiyordu" diyen "ölüye üzülme" diyor. Şehidine ağlayana "O da başka meslek seçseydi" diyen, madende ölen için "fıtrat diyen", "Mısır'da biri öldüğünde 4 parmak yapıyordun şimdi nerdesin" diyen "ölüye üzülme" diyor. 
Bu "Ölüye Üzülmeme" becerisini (!) topluma yayarsak, korkarım hiç bir şey için kaygılanmamıza gerek kalmayacak. Ve bu bir seçim olacak! 
Hepinize süper günler,
Cihan

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Nefret Propadandası

Sevgimizi ifade edemiyoruz kelimelerle, ama duygusal olduğumuz için bir şekilde açık ediyoruz.

Nefretimizi yaymak içinse tüm dünya edebiyatını bire beş katarak, kattığımız beşin de birinin abartı dördünün yalan olduğuna bakmadan kullanıyoruz.


Bugünlerin moda resmi "Determination under persecution (Kötü muamele altında kararalılık diye çevrilebilir)" Falun Gong üyelerinin maruz kaldıkları zorluklara dikkat çekmek için yapılmış bir tablo. Kimi yerde Çinlilerin Uygur kızına işkencesinin fotoğrafı diye servis ediliyor. Sol Haber'de başka örnekler de yayınlanmış.  Tabi bu resimler sosyal medyada daha da bir "hızlı ve öfkeli" yayılıyor. Birkaç tekrardan sonra tüm Çinlilere küfürler, savaş ilanları başlıyor. Özgür olmalı diye çırpındığımız basının dahi durdurulabileceği yegane yer olan "şiddete çağrı", yapmayan haindir propagandasıyla coşturuluyor. Irkçılığa karşı olacağız şiarıyla bir topluma (ki 1.3 milyar insan) karşı öyle bir dolunuyor ki kendi ülkesinde kendi vatandaşının açtığı Çin lokantasına saldırıyor vatandaş, belki de tekmeliyor kapısını Çin malı ayakkabısıyla.

Nefret sadece aşırı milliyetçiler arasında yayılmıyor. Cinsiyetçiler de çok kızgın. Nasıl olurmuş da ramazan ayında eşcinseller desteklenirmiş, toplum nereye gidiyormuş, ahlakmış filanmış. Bu sefer kimse çıkıp da (en azından benim gördüğüm kadarıyla) 50 kiloluk çocuğu sırtüstü yere indiren TOMA'ya methiye düzmedi ama, kitlesel bir eleştiri de yapılmadı. Eğer evinizde bir vatandaşın 5 metreden polisin plastik mermisine maruz kalmasını engelleyemiyorsanız, dünyanın en kalabalık ordusuna sahip en kalabalık ülkesinin insan haklarına aykırı tutumunu eleştirirken nereye kadar gidebileceğinizi iyi hesap edin.

Hiç anlamadığım bir nefret de bazı başörtülülere olan nefret. Kara çarşaflılara olan, başörtülülere olandan bahsetmiyorum (onlara olan nefret de saçma olmakla birlikte). Çevresi veya bu yıllarda moda olması nedeniyle türban takmış ama insan ve kadın olma özelliği devam ettiği için haliyle topuklu ayakkabı, kot etek giyen veya makyaj yapan kadınlarımıza olan nefret?! "Başını örtüyorsa, 5 vakit namaz da kılmalı, oruç da tutmalı, kahkaha da atmamalı" vs. Bu nefreti sürdürenler eleştirdikleri "kadınlar üzerinden siyaset yapma" hatasına düşmüyor mu?

Toplumun hangi kesiminde olursak olalım, kendimizi nefretlerimizle ortaya koyuyoruz. Sınıfımızı neden nefret ettiğimizle ifade ediyoruz.

Yukarıda bahsedilenler bizim toplumumuzdaki iç nefretler (dışarıya yönelik görünse de aslında iç tribüne oynayan). Bir de dış nefret var ki bugünlerde körüklenen, o çok yakın ve çok tehlikeli. Kimi ciddi kimi mesnetsiz Suriye'ye girme, Esad'dan nefret, YPG'den nefret, IŞID'dan nefret, PYD'den nefret söylemleri yukarıdakiler gibi değil. Çünkü paranoyak müdafaa içgüdüleriyle beslenmiyor bunlar. Daha ziyade psikopat taaruz içgüdüsüyle besleniyor ki bu; başarılı (!) sonuçlanması gelişmiş ülkeler için bile çok zor bir kumar.

"Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar" - Aysel Gürel

Hepinize süper günler,
Cihan

8 Haziran 2015 Pazartesi

Onlardan Bahsetmeden Seçim

Bu seçimden zafer filan çıkmadı kimseye. Ama çok sevinilecek veya umut verecek şeyler oldu.

Bir rekor kırıldı mesela: En çok kadın vekilin olacağı parlamento seçildi. 96 kadın vekil. %50 si kadın olan bir toplumda %17 temsil oranı bir rekor olarak çok düşük gözükse de, ataerkil ve muhafazakar bir toplum için iyi bir başlangıç. Seçilmese de LGBT aday gösterildi. Rengarenk kökenlerden insanlar, Romanı, Ermenisi, Kürdü ve muhtemelen alenen söylemese de bazı ateistler meclisi renklendirdi.

Seçim öncesi önemli sivil oluşumlar faaliyette bulundu. Oy ve ötesi gibi...Seçim sonrası için de uzlaşma kültürünü yeniden yeşertebilecek bir aritmetik var. Kullanabilirsek...

Silahın, kavganın, aşağılamanın ve kükremenin değil, esprinin, sağduyunun, tevazuun önünde sonunda hak ettiği değeri göreceğine dair umutlar da tazelendi. 

Ayrı bir parantezi İstanbul İkinci bölgeden beni de aday gösterme nezaketini gösteren LDP'ye açmalıyım. Tesadüfi bir karşılaşma ile beni etkilemiş olan onursal başkanı Besim Tibuk ve Da Vinci sayesinde rönesansa önayak olan şehirlerin, dönemin ticaret erbabı tarafından yönetildiğini öğrenmemle daha özel ilgimi çeken liberalizm bu seçimde ideolojinin yanında (ve hatta önünde) kıvrak zekası, esprili ve mütevazi kampanyası ile en çok da Başkanı Cem Toker ve karşılık/ikbal beklemeden birşeyler yapan üye/adaylarıyla tüm seçmenin dikkatini çekti. 

Birkaç ay önce çocuklarının geleceğinden endişe ederek yurtdışına çıkmayı düşünenle, her musibeti diğer taraftaki "hain"lerden bilen insanların hayata bakışı bu seçimle değişti. 

Yıldızlarıyla, emeklileriyle, isimsiz kahramanları ve sönük kalan bağımsızlarıyla bu seçim bize gösterdi ki anket rakamlarının doğruya çok yakın bir tahminde bulunması bile bu tahmin gerçekleştiğinde toplumca hissedeceklerinizi ifade etmekten çok uzak. 

Hepinize süper günler,
Cihan

22 Mayıs 2015 Cuma

Fare bakışı

Aşırı küçümsenmiş şirin hayvan farenin bakışını fark etmek, bir vahiy, bir aydınlanma gibiydi. 

Ters yönden gelen 50'li yaşlardaki adamın yüzündeki fare bakışında "beni farket" yazıyordu. 

Her gün farklı durumlarda görüyoruz bunu. Bu gece bir şoförün yüzündeydi fare bakışı. 

Vücut yapısı itibariyle farenin omzu başını bir miktar gizler gibidir. Ultraviole ışığı da gördükleri için olsa gerek, ya da belki de genelde sadece tek gözünü gördüğümüzden, nereye odaklandığını anlamayız farenin. 

Bizim tür, insan da bu tarz bir bakış geliştirmiş. Yanlış birşey yaptığında, ve bundan gurur duymuyorken, ama saklayamayacağı da kesin olduğu için fare bakışını takınıyor. Seni görüyor, kafası senle meşgul ama sana bakmıyor. Şu mesajların hepsini aynı anda veriyor:
- Hatalıyım
- Saklanacak veya inkar edilecek bir durum yok
- Ama üzerime gelirsen de ters davranacağım 
- Son olarak ve en can alıcı tarafı: ters davranabilirim çünkü herkes yapıyor. 

Eminim fare bu tarz bakarken bu kadar sinsi düşünceler içinde değil. Böylesi sinsilikler sadece iyi eğitimle edinilir. Ama bizim tür bu bakışı ya içgüdüsel biliyor ya da çok erken öğreniyor. "İkimiz de durumun farkındayız, işleri tırmandırmadan idare edelim" mantığı çok sık karşılık buluyor. Karşılık bulduğu için de yaygınlaşıyor. 

Şoför ters yöne girerken, satıcı malının hatasını kapatmaya çalışırken, öğretmen bilmiyorum demek yerine bir cevap uydururken, eşinin sorusundan kaytarmaya çalışırken, (siyasiler fare bakışı atmıyor, onların prompterleri var) gammazcı olmamak adına bir pisliği açığa çıkarmazken, iki kişinin de farkında olduğu bir yalanı karşılıklı biraz daha yaşamak isterken sinsi fare bakışını yarı isteyerek yarı istemeyerek takınıyoruz. Farkedildiğimizi bilerek ya da farkedilmek isteyerek. Belki de "bak ben de senin gibi saçma hataları olan biriyim, beni kabul et" der gibi. 

Toplum baskısına boyun eğmiş insanların (ki bazılarımız  her konuda, hepimiz bazı konularda boyun eğiyoruz) samimiyetsizlik ve içi dışı bir olamama durumunu böyle dışa vuruyoruz. Ve herkes de bunun farkında...

Hepinize süper günler,
Cihan

21 Mart 2015 Cumartesi

Burhan Yün

Bu sözü ilk olarak Matrix üçlemesinin birinde duyduğumu sanıyorum ama doğrulama fırsatı bulamadım: "Taklit, teveccühün en samimi halidir" (Imitation is the sincerest form of flattery). Daha eskiden de bilinen, benzerleri tekrarlanan bir kavramsa da, tam tamına bu şekilde ifade eden ilk kişi 1800 lü yıllarda, içinde "birçoklarına karşı sorumluluğunuz varsa bu sorumlulukları herhangi birine karşı yerine getirmeyi, tümünü yerine getirmek gücünüz dahilinde oluncaya kadar ertelemek akıllıca olur; aksi takdirde verdiklerinizle, tuttuklarınızla edineceğinizden çok daha fazla düşman edinirsiniz" sözünü de içeren kitabın yazarı Charles Caleb Colton.

Çocukluğumda sıkça yaptığım ve o zamana göre çok normal bulduğum, yakın geçmişte beni çok rahatsız eden, şimdilerde kabullenmenin huzuruyla bir oyun olarak devam ettirdiğim etrafımdaki beni etkileyen insanları taklit etme alışkanlığım, belki de bu sözü duyduğumdan beri barıştığım bir yanım. Yakın zamanda son kitabını okumayı bitirdiğim, ki bu kitabını daha öncekiler gibi dura bekleye, düşüne irdeleye değil de bir çırpıda okudum, yazarı taklit etme fikriyle de aynı sebepten barışığım.

En mükemmel taklit bile orjinaline nazaran çirkin olduğu için, taklit ederken iyi bir iş çıkarma kaygısına düşmezsiniz. Bazan kötü hatta berbat bir taklit çok daha iyi bir etki oluşturabilir. Ama taklitin asıl büyük gizemi ve muhteşemliği, çocukluktan başlayarak ve özellikle çocuklukta en iyi öğrenme yolu olmasıdır.4-5 aylık bir bebek, oluşmamış sinir sistemi ve gelişmemiş motor hareketleriyle sizi veya etrafını taklit etmeye çalışmıyorsa ciddi bir gelişim problemi olması ihtimali vardır.

Yaşadığımız coğrafyanın, benim doğumumdan önce de, orta yaş bunalımıma girdiğimi düşündüğüm bugünlerinde de kafasının içinde ne kadar aynı, etrafınındaki ilişkilerin görünümü ve teknolojinin gelişimi ile ne kadar farklı olduğunu anlatmış. İçten görünmeye çalışan ve aslında kötü niyetle değil de toplum baskısı altında ezilmişlikle sergilediğimiz resmi yani sahte yüzümüzü nasıl ifşa ettiğimizi bir kaç kez vurgulamış. Daha önceki kitapları ile karşılaştırılamayacak kadar akıcı, diğerlerinden çok daha duygusal (bir yerinde katıla katıla ağladım) bir kitap olmuş.

Diğer kitaplarında da olduğu gibi, bu kitabı da okurken insan yaptığı her şeyin, etrafında kendisini tıpkı yazar gibi ufak bir çocuğun masumiyetinde gözlemci, dokuz kişiden oluşan veteran bilim insanlarından oluşmuş bir konsültasyon ekibinin analitik gözleriyle izlendiğini, ve tüm yaptıklarının bir gün, kitaptaki karakterlerin yaşadığı gibi tekrar tekrar önüne getirileceğini düşünüyor. Bu his hem esere saygı, hem de herkesin içindekileri biraz açık ettiğinden bir özeleştiri ve kendini değerlendirme fırsatı yaratıyor.

Kendimize yaptığımız bazı haksızlıklarımızı, kendimize hak gördüğümüz bazı saçmalıklarımızı yüzümüze vuruyor.

Özellikle kızlarından bahsederken kurduğu harika bir cümleyi, üzerine bir yazı daha yazmayı düşündüğüm için ve kitabı okumamış olanları hazırlayıp etkisini azaltmak istemediğinden buraya yazmıyorum. Ama eminim okuyanlar hangi cümleyi kastettiğimi söylenmeden farketmişlerdir.

İstanbul bugünkü haliyle bile güzel ve etkileyici iken daha bakir ve samimi halini gören ve yaşayan her duygusal insan gibi yazar da İstanbul'u kafamıza kazıma uğraşından vazgeçmiyor, ki saygı duyduğum bir yanı. Ama beni daha çok etkileyen özellikle bu kitapta, içimize işlediği için o kadar da çarpık olduğunu anlamadığımız çarpıklıklarımızı, hayatımızın doğallığı içinde bizi de fazla rencide etmeden anlatıyor ki bu yüzden bazı kısımlarda kitabı sırf çabuk bitmesin diye yavaş okudum.

Bundan 200 300 yıl sonra da bu coğrafyada yetişen çok büyük edebi şahsiyetlerden biri olarak kabul edilebileceğini sandığım yazara yapılan haksızlıklar konusunda da biraz içim burkuldu ve utandım.

Hepinize süper günler,
Burhan Yün

8 Mart 2015 Pazar

Kadınım

Senin için korkmuyorum kadınım!

Sen doğumunla sevinilmeyen, varlığınla tedirgin olunan, buna aldırmadan doğan, bunu öğrenip de yıkılmayan, "yarış"a geriden başlayansın.

Ben senin varlığından, varolacağından habersizken bile bana ihtiyacın olmamış, şimdi mi bana muhtaç olacaksın?

Önüne çıkan engellerden, kafana işlenen bariyerlerden, ruhuna ekilen dertlerden ben olmadan sıyrılırsın. Çünkü ben zaten senin yaşadığın olumsuzlukların, benim görmeme izin verdiklerinin sadece birazını görürüm. O da şanslıysam!

Görmek de işime gelmez, doğmadan bana verilen abartı kıymetin keyfini sürmek varken niye yorayım kendimi? Neticede ben mühim adamım sense sadece kadın! Ama seni önemsemek kollamak bile bana prim yaptırır. "Ne erkek ama" derler.

15 milyonluk şehre cengaver gibi 5 ay önce kordonunla besleneni bırakır dalarsın, otobüste sıkışır, iş hayatında şahlanırsın, eve gelirsin, "bu çocuğu yedirmiyor musun?" derler. Evde oturup yavruna baksan, "sen değiştin" derler. Neyse ki donanımlısın. Önemli olanı kimseden öğrenmene gerek kalmaz.

Senin için korkmuyorum, çünkü sen zorlukların sertleştirdiği, doğanın katılaşmasına izin vermediği hayatın vazgeçilmez ikilisinin birisin. Milyonlarca yıldır yolunu çizdin, yine çizersin. Sen de çizersin kızın da, oğlun da.

Kendim için korkarım. Hakettiğini verebilmekten değil, haketmediğini yaşatmaktan.

8 Mart Kadınlar günün kutlu olsun!

Hepinize süper günler,
Cihan