Bu Blogda Ara

Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2013 Perşembe

Silik Mavi Nokta

Voyager 1'in 6 milyar kilometre uzaklıktan çektiği fotoğrafta minicik bir nokta gibi görünen şu koca dünyamızda Mısırlı 248 insan bu gezegen hakkında yazılmış belki binlerce kitabı okumak şöyle dursun, bir daha göremeyecekler bile!

Asimov'un bir kitabı ve Haçlı seferleri ile ilgili başka bir kitapta insan vahşetinin şiddetinin, zamanla ve medeniyetler geliştikçe azaldığını okumuştum. Şiddeti belki yok etmek daha çok vaktimizi alacak ama bu yönde çabamız hiç bitmeyecek. Kayda değer mücadele de bu yönde yapılan mücadele. 

Yüksekova'da işini belki iyi yapan, belki de hatalı yapan ama ömrünü insan hayatını uzatmak üzerine kurmuş bir hekim de yine yaşam mücadelesi veriyor, çünkü kaybettiği hastasının yakınları tarafından acımasızca dövüldü. 

Gezi Parkı eylemlerinde hayatını, gözünü kaybeden onlarca insan da o doktor gibi milyarlarca hücreden oluşuyordu ve gözünü veya canını kaybedenler, onları bir daha geri alamıyor. 

Bu yüzden "Söz konusu olan insan hayatıysa geri kalan teferruattır!"

Hepinize güzel günler,
Cihan

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Şaşkınlara Empati-Son: Direnişçi

Hayır onlar şaşırmadı. Şaşırmak için yakın vadeli beklentileriniz, hesaplarınız, veya önyargılarınız olması lazım. Birşeylere tutunmuş olmanız lazım. Zaten hayatı keşifteyseniz ve ruh haliniz "yaşa ve öğren" prensibiyle gidiyorsa şaşırmaktan çok yaşıyor, hayal kırıklığına düşmekten çok öğreniyorsunuz.

Onların geleceklerine, torunlarının geleceklerine dair planları var. Bu planların hiçbirinin ulaşılmama ihtimali olduğuna inanmıyorlar. Yaşları küçüldükçe, dilekleri daha samimi oluyor. 

"Laf dinlememe" antrenmanlarına ergenlik çağlarında başladılar. 18 yaşın yasal özgürlük müjdesiyle daha da güvendiler kendilerine. Onların her ihtiyacını yerine getirmeye çalışan, varlık sebepleri olan ve onları koşulsuz sevdiklerine emin oldukları anne babalarına bile onlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte ettirme izni vermediler. Sistemleri de tanımıyorlardı yeterince. Sistem idarecilerinin müdahelelerine de umulan tepkiyi verdiler.

Şaşırmadılar, şaşırttılar. 

Hepinize süper günler,

Cihan


29 Haziran 2013 Cumartesi

Şaşkınlara Empati-3 Ticari Basın

Ulusal basın değil çünkü ulusa vermiyor önceliği. Yaygın medya da değil çünkü haberin olduğu yerde olmadığında yaygın hali kalmıyor. Korkusu ticari, çünkü tiraj düşerse amaç yani para kazanma hesabı tutmaz. O yüzden ticari basın.

"Gazetecileri ayıralım" da denmiyor. Nasıl ki polis ve asker yasa dışı bir emri uygularsa "Emir böyleydi" diyerek kurtulamaz, gazeteci de "Patronun/Editörün talimatı" diyerek işin içinden sıyrılamaz. Patronların kabahati ise kesinlikle daha büyük. Gazetecilere yönelik dışarıdan gelebilecek baskılara karşı dahi kendilerini siper ederek, özgürce yazmaya teşvik etmeleri gerekirken (ki bu ticari başarısı için de aslında kaçınılmazdır), belli ki aksi istikameti tercih ettiler.

Her şerde bir tecrübe var. Artık gazeteciler de 19 yaşında bir gencin ruhunda yazma konusunda daha yüreklendiler. Ama şaşırdılar. Kimisi neden yazmıyoruz ki diye düşündü ama elinden bir şey gelmeyeceğini zannetti. Kimisi yıllardır nelerin yazılmadığını düşününce "bunu da atlatırız" dedi. Atlatamayınca şaşırdı. Kimisi zaten eski alışkanlıkla "böyle anarşikleri göstermemek lazım" dedi. Usta bir gazetecinin tanımıyla "bir doktorun, ben bu hastayı ameliyat etmem!" demesiyle aynı şeydi bu. En reva şaşkınlık gazete sahip/editörlerine geldi. "Yapmaları gerekeni" yaptıkları halde fena halde tiraj ve itibar erozyonuna uğradılar. Depremlerden sonra zeminin daha sağlam olması ve krizlerden sonra ekonomilerin hızlı büyümesi gibi basınımızın bu tökezlemesi de gerekli derslerin alınmasıyla sonuçlanmıştır. Ki bu ders Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumlulukları Bildirgesinde Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri bölümünün 1. Maddesi ya da ilk dersi:

"Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır."

Fırsattan istifade gazeteci olsun olmasın herkesin bildirgeyi ara sıra okumasında fayda var.

Hepinize süper günler,
Cihan



27 Haziran 2013 Perşembe

Şaşkınlara Empati-2 Başbakan

Düşünün ki bir iş görüşmesindesiniz. Çalışma saatleri: uyanık olduğunuz tüm zamanlar. Ne giyeceğiniz konusunda esnek olmayan kurallar var. 76 milyonu memnun etmeniz bekleniyor ama bunu yaparken, dış dengeleri, ekonomik disiplinleri ve teamülleri bozmamanız bekleniyor. Her 4 yılda bir tekrar işe alınmanız lazım. Ne kadar maaş isterdiniz?

Başbakan gece gündüz demeden çalışıyor, 10 yıldan fazladır. Türkiye'nin bir kesiminin onurunu yerden kaldırdı. Askerin siyasete müdahalesine "Dur" dedi. Ekonomik anlamda ülkesinin zenginliğinde artış sağladı (Dünya Bankası'na göre 2002'de kişi başı GSMH sıralamasında 61. iken 2012'de 54.'yüz). Arap dünyasında büyük prestiji var. Dünya görüşü net olmasına rağmen bazı değişikliklerde ısrarcı ve fazla kırıcı olmadı (en azından 2011'e kadar). Demokrasi treninden ara ara helikopterine binip kaçtıysa da tamamen inmedi. Alışılmışın aksine iktidar koltuğu popülaritesini aşındırmadı. Arkasındaki destek artarak sürdü.

Daha önce defalarca gazetecisi, sanatçısı, hukukçusu, işçisi "çoğunluğa tahakküm etmeye çalışan azınlık" gazı suyu yediğinde "Bunun da üstesinden geldik evelallah" dedi. Gel gör ki bir sabah olmayacak bir şey oluverdi.

Açıkça isyan çıktı. Kuralına uygun oynanmamış mıydı? Belediye finanse etmiş Koruma Kurulu'ndan onay alınmıştı. İhalesi yapılmıştı. Öyleyse bu gürültü neden şimdi çıkıyordu?

Diktatörlük iddiaları doğru olabilir miydi? Seçilmişe diktatör demek mümkün müydü? Diyelim ki mümkün, halkın seçilmişlerin yetkilerini kısıtlama şansı olabilir miydi? Halk isterse gerçekten şeriat da gelir miydi?

Özel hayata müdahale suçlaması ne kadar doğruydu? Kürtaj ve doğum kontrole Amerika'da da bir çok karşı çıkan var. İçki zararlı, gece satın alımını engellemek neden içmeye karışmak gibi algılanıyordu? TBMM'de "ayyaş" nitelemesi yüzünden mi?

Berrak bir zihinle düşününce tek cevap çıkıyor: "Camiye ayakkabıyla girdiler!".

Hepinize süper günler,
Cihan

25 Haziran 2013 Salı

Aslında herşey olması gerektiği gibi

Kaybedecek gereğinden fazla hakedilmemiş şeyi olanlarla, bütün ömrü boyunca korkarak yaşamış insanlardan yükselen "artık bundan sonraki eylemler işin tadını kaçırır" lafzı ve eylemlerin ilk günkü tadında olmaması nedeniyle, genel bir şaşkınlık havası hakim. 

Bütün iddialı laflara ve zafer/bozgun ruh hallerine rağmen, Başbakan'dan ateist eşcinsel direnişçiye kadar yelpazenin her kanadında en baskın hissiyat bugünlerde şaşkınlık. Ilımlı bir manik depresif ruh çalkantısında senenin en büyük mehtabını seyrediyoruz. 

Başbakan, şöyle bir milleti kucaklayayım diyor, camiye ayakkabıyla girenlere takılıp üzerlerine yuvarlanıyor. Direnişçinin, Taksim'e gidesi var, dilinden düşürmediği "mücadele" ateşini duyuyor ama direniş yerine park forumlarında farklı tellerden şakıyor ya da Fener'e üzülmüş. Yılların gazetecileri okurlarına yaranamadığından, ne söylerse hakaret işittiğinden dertli. 

Yabancıların "ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir" sözü biraz bu durumumuza uygun. Başbakan demokrasiyi getirmeye uğraşırken bu "yan etkileri" hayal etmiyordu. Direnişçi bu kadar kuvvetli olduğunu ayırdına yeni vardı. Gazeteci ise artık işaret parmağını yalayıp havaya tuttuktan sonra masasından yerine göre sivri yerine göre müsekkin iki satırla tirajı toparlayamayacağı yeni dönemi yaşıyor. 

Artık herkes ezberlerine göre değil, nasıl daha iyi olabilirim muhasebesine girerek, üzerindeki şaşkınlığı atıp, her ne yapıyorsa onu daha iyi yapmalı. 

Hepinize süper günler,
Cihan

14 Haziran 2013 Cuma

Tek Kelimeyle Özgürlük

İki küçük çocuğunuz varsa korkuyorsunuz. Böyle söyledim yılların gazeteci-yazarı ve olayları tam zamanlı yaşayan Nazım Alpman'a. Ne bulacağınızı ve neyle karşılaşacağınızı bilmeden, sadece içinizdeki zayıf "birşey olmaz" telkiniyle kendinize ettiğiniz, gidiyorsunuz. Ne yazık ki bu korku hırsızdan katilden değil, güvenlik güçlerinden. Gaz sıkarlar mı, su atarlar mı, gözaltına alırlar mı? Bilemezsiniz. Onlarca avukatı yaka paça götürenler ve salıverenler tam da böyle hissetmenizi istiyor.

Finükülerden çıkınca kapalı topluluktan aydınlığa giriş. İlk gördüğünüz iki tarafında Türk Bayrağı olan Atatürk resmi AKM'ye asılı ve önünde çevik kuvvet. Bu milletten koruyorlar kurucusunu. Meydandaki heykelin etrafı da aynı. 

Merdivenler direnişçilerin. Evet bütün marjinaller de sıradan insanlar gibi orada. Bolca bulunan hiç bir şeyin kader değiştiren etkisi olmuyor. Biraz çılgın, biraz uçuk, ve kesinlikle alışılmışın dışındaysa insan, alışılmadık durumların üstesinden geliyor. 

Harika duvar yazıları var. Ücretsiz yiyecek içecek dağıtılıyor, bir miktar da ihtiyaç maddesi. Devrim marketin önünde yemek saatlerinde sıra. Görünenler ve işitilenler bunlar. Bir de dayanışma, kararlılık, azim, gurur, saygı var yoğun, içinizi dolduruyor. 

Gazeteciler, öğrenciler, işportacılar, kızlar, erkekler, eşcinseller, yaşlılar, güzeller, içi gülenler, feministler, komünistler, turistler cıvıl cıvıl. Renk renk. 

Apo tezahüratı yapan olmazsa kimse kimseye karışmıyor. Kahve, parfüm, simit, sirke ve yoğun bir özgürlük kokusu var. Korkuyu heyecana çeviriyor. 


LGBTT, perküsyon şovu, insan zinciri, alkışlar, ıslıklar, sloganlar, yaratıcı afişler, ayaküstü felsefi değerlendirmeler, röportajlar, molalar seyirler. Festival yeri gibi. Şapkalı genç, turist gibi fotoğraf çekenlere tepkisini gösteriyor ama orada olamayanların en iyi  muhabirlerinin yakın arkadaşları olduğunu unutuyor. 

Anneler açık ara günün en net tavrı. Sonrasındaki piyano dinleme seansını kaçırdığımıza üzgünüz ama anneleri kaçırmamış olmak büyük şans.

Çoğunluğun veya güçlünün dediğinin olmasını sağlamak aslında orman kanununu uygulamak demek. En sakin günlerinden birini yaşıyor olsa da Gezi size medeniyeti baştan tanımlıyor: Medeniyet azınlığın kendini kabul ettirmesiyle oluyor, direnerek. 

8 Haziran 2013 Cumartesi

Basit düşünmek

Bazen basit gerçekleri, derin analiz yapma kaygısından es geçeriz. Gözümüzün önündeki bariz gerçeğe odaklanamayız. 

Sosyal medya belasında ve sohbetlerde etrafıma Başbakan'ın neden özür dilemeden, geri adım atmadan, göstericileri övmeden "büyüklük bende kalsın" diyerek "Topçu kışlasını uzmanlarla birlikte tekrar düşüneceğiz" benzeri bir ifade kullanmadığını anlamadığımı söylüyorum. Başbakan'ın iç savaş kışkırtmak istediğini düşünmüyorum, bundan ona bir fayda gelmez. Toplumsal olayları bu şekilde susturacak kadar kendine güveniyor olabileceğine ihtimal versem de meydanlardaki kararlılığı görmemiş olabileceğine kani değilim. Cumhurbaşkanı'nın Arınç'ın ve birçok destekçisinin ifadelerinde de uzlaşmacı yaklaşımlarını görünce Başbakan'ın bu tavrına anlam veremiyorum. Siyaset gerçekten çok ciddi bir birikim ve uzmanlık işi, bu yüzden idrak edememem çok normal. Neticede seçimler yakın ve AKP'nin en yüksek oyla seçimlerden çıkma ihtimali yüksek, neden gerginlik geçiştirilip sonra yine "ne derlerse desinler" istediği yapıyı dikmesin ki?

Başbakan'ın en güçlü özelliği kitleleri peşinden sürükleyebilmesi. Belki de tabanının heyecanını bu tavrıyla ateşlemek için erken seçimlerde ana stratejisini bu olarak belirledi? Seçim propagandasını:

- Biz halkımıza hizmet için uğraşıyoruz ve bizi çekemiyorlar
- İç ve dış şer odakları Türkiye'nin zayıf düşmesi için işbirliğine girdi
- Liderinizi "yiyecekler". 

Üçlü argümandan tutarlı bir mağduriyet (karşı tarafta da ihanet) senaryosu çıkıyor. 

Yakın zamanda (Haziran ayı içinde) seçim tarihi açıklanırsa bunun bilinçli bir strateji olabileceğine inancım artacak. Demem o ki belki de gerçekten gözümüzün önündeki seçimin stratejisini izliyor olabiliriz. 

Cihan