Bu Blogda Ara

6 Kasım 2015 Cuma

Neden Yazıyorsun?

Çok akıllı biri "Şu anda birinin tam da duymaya ihtiyacı olan şey belki de benim yazacağımdır" diye cevap vermiş bu soruya. Güzel bir cevap. Gerçekten de birileri sürekli birilerinin yazdıklarında can buluyor, kendi canlarını.

Cumhurbaşkanını yazıyor bir tanesi, saygıya şayan bir adanmışlık ve teslimiyetle. İnanıyor O'nun yokluğunda 1000 yıllık devlet geleneği olan milletin sırtüstü düşeceğine. Ama buna çok fazla inanan var. O sadece kendi gözünden nasıl gözüktüğünü ve bu konuyu nasıl en iyi kendisinin anlatacağını ifşa etmek istiyor. Davasına hizmet etmek istiyor.

Kürtlerin sıkıntılarını anlatıyor bir diğeri. 100 belki 5 000 yıldır onların bir eli yağda bir eli baldaymış da, daha şimdi zora düşmüşler ve bunu ilk fark eden kendisiymiş gibi. 38'de ne olduğunu yaşamayan 80'de, 80'de ne olduğunu bilmeyen 90'larda, 90'larda ne olduğunu bilmeyen Cizre'lerde Silvan'larda bugün ne olduğunu anlatıyor kendi tarafından. Asıl doğruyu gösterme derdiyle. Doğru olan resmi düşünce değil, Kürt milliyetçisinin görüşü değil, PKK'nın görüşü değil, viski içip HDP'ye oy atanın görüşü değil, kendi görüşü olduğu için.

Güzel olanı kendini sanata vermiş, taşıyamadığı ağırlığı, yapabildiğiyle anlatıyor. Film çekiyor, besteliyor, şiir yazıyor, heykel yapıyor, kitap basıyor. Bazen kendisi beğeniyor yaptığını, bazen başkaları beğeniyor. Bazen acımasızca eleştiriliyor, bazen hapsediliyor. Ama yine de kusuyor içini. Kendini.

Birkaçı (ama oldukça fazlası) yapanı da yapmayanı da, söyleyeni de söylemeyeni de, susanı da susmayanı da, kaçanı da savaşanı da yerin dibine sokuyor. Umudu kalmamış, kızıyor kendisi kabullenmişken direnene... "Anlamıyorlar beyhude uğraştıklarını" diyor.

"Atatürk de Atatürk" diyor iyi eğitilmişi. "Geçmişi de gördü, geleceği de gördü, benim görmediğimi de gördü" diyor. Zannediyor ki kendisi Gazi'yi savunmazsa 50 seneye küresel ısınma sahne almadan, Atasızlıktan mahvolacak dünya. Hiç kimse Atatürk için kitap yazmamış, şiir okumamış gibi. "Ben bunları düzeltirim" diyor.

Okuyan da yazan da aslında kendi canını buluyor. Kendi canından bir şeyler katıyor inandığına ve anladığı kadarıyla. Ve belki hep bunlar kilometrelerce yolun arpa boyu bile olmayan taşlarını döşüyor.

Hepinize süper günler,
Cihan

30 Ekim 2015 Cuma

Oyum Demirtaş'a

Anadolu toprağının eğitilmemişiyle filozofunun ortak özelliği, kibirden hoşlanmaması ve mazlumun yanında durmasıdır bana sorarsan.

Ökçesi delik yazar sokak ortasında vurulunca, birbirine "Ermeni dölü" diye aklınca hakaret eden toplumdan "hepimiz Ermeniyiz" diyen bir güruh çıkar. "Affetmedi bu Ermeni vatandaş, Kürt Dağları'nda babasının kesilmesini, fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin, bu karayı sürenleri Türk Halkının alnına" dediği gibi Nazım Hikmet'in. Bu benim Demirtaş'a oy verme sebeplerimden biri olacak Pazar günü. 102 canın gittiği yerde, "asker de biziz polis de biziz, Kürt de biziz Türk de biziz" diyen adama yüklenirsen, o adam ne olursa olsun ben onun yanındayım.

Yetmez ama evetçilere bir sitem var. Erdoğan'ın sinsi planına uyup 12 Eylül'ün yargılanması ve yargının siyasetin emrine verilmesini paket yapıp yutturmasına uyanamadılar diyorlar. Kötü niyeti görmediler diyorlar. "Evet" diyemedim, yargı bağımsızlığını önemsediğimden, niyet okuduğumdan değil. Sadece konunun paket olmasından. Seçme şansım varmış gibi hissetmediğimden olumsuz yaklaştım. Ama eminim 12 Eylül'ün detayını yaşamış, ya da yakından bilen insanlar "yetmez ama evet" dedi. Yetmez ama evetçilere yüklenmeyi tam Nasreddin Hoca'nın "Hırsızın hiç mi suçu yok" hikayesine benzetiyorum. O insanlar o dönemin iktidarına 12 Eylül'ü yargılama ve ne yazık ki bununla paket olarak yargıyı "kafalarına göre" tasarlama imkanı verdiler. "Gidin kafanıza göre yargıya müdahale edin" demediler. "Vesayet sizi ezecekse biz yanınızdayız" dediler. Tıpkı Hoca'nın kapıyı kilitlemediğinde "Buyrun sayın hırsız evi soyun" demediği gibi. Uzun lafın kısası niyet okumaları samimiyetsiz, uyanıklıkları şüpheci buluyorum. Bu nedenle bana göre bugün iktidarı bol mizahlı, zekice eleştiren Demirtaş'ın "İnadına Barış" demesi çok hoş. Belki haddim de olmayarak gururlanıyorum "bu bakış açısı bizim topraktan çıktı, biz bununla anlaşabiliyoruz" diye. Yarın çıkıp ben terörden yanayım derse bu benim değil, O'nun hatası olur. O yüzden kendimi kasmayıp, içimden geçenleri söyleyeni öteyi beriyi düşünmeden destekliyorum.

Doğan Cüceloğlu, "Damdan düşen Psikolog" adlı söyleşi tarzı biyografisinde, benim çok hayret ettiğim ve Amerika'da önemli destek gören bireysel silahlanma ile ilgili bir açıklama getiriyor: "Yarın bir gün devletin başına bir çılgın geçip silahla bizi yola sokmaya kalkarsa elimizde bir şey olsun" mantığı. Cana ve hayata verdiğim kıymet itibariyle (ama özellikle insan canı, hayvanla bitkide o kadar hassas değilim) son derece karşı olsam da nefsi müdafaa ekseninde anlayabildiğim bir yaklaşım bu. Karşında senden çok güçlü silahlı ve adil olmayan bir güç varsa, sen silaha başvurduğunda buna birileri "terör, ihanet, katliam, soykırım" demiş, seni çok etkilemez. Bu mantıkla tüm ülkelerin elit siyasetçileri "PKK terör örgütüdür" diyor diye, bana göre benim "ülkemdeki Kürt kardeşimin arka cebindeki çakısı" olan PKK'ya birileri terör örgütü demiyor diye bozulmam. Hatta aslında çıkıp da 5 -10 bin militanı olan bir örgütün (ki iki bini son üç ayda başarıyla! katledilmiş) 70 milyonluk ülke için büyük tehdit olduğunu söylemek, bir nevi ülkenin çok zayıf olduğunun itirafı gibi.

Yine Cüceloğlu Einstein'ın sözünü aktarıyor:  <We cannot solve our problems with the same thinking we used when we created them.> "Sorunlarımızı, onlara sebep olan ortamdaki düşünüşümüzle çözemeyiz". Yani PKK'nın ortaya çıkıp güçlendiği ortamın düşünce yapısıyla PKK'yı bertaraf edemeyiz. Bir üst seviyeye çıkmalıyız. "Devlet terör örgütü ile görüşmez" düşüncesini bu iktidar ile aştık. "Kürtçe konuşulmasın" yaklaşımını bu iktidar zamanında aştık. 12 yıldır minik adımlarla ve kayıpsız aylarla kardeşçe yaşadık. Bir adım daha atmaya hazırdık. Belki başkanlık sistemiyle kantondur federasyondur devam edecektik. Öcalan'ı dahi affedecektik belki.Ve affeden İstanbul'da blog yazan sıcak evindeki mühendis değil, yıllar önce yakınını kaybeden ülkücü olacaktı belki. O düzeyden 7 Haziran'da, sorunu yaratan düzeye düştük arka üstü. Bu iktidarın doğrudan muhalifiyim ama 2 icraatını kalben destekledim: Biri kapalı alanda sigara yasağı (Şu an her yerde deliniyor) biri de Kürt açılımı (şu an kendi destekçileri ve kurucuları tarafından hata olarak nitelendiriliyor). Bu düzeye tekrar dönme lüksümüz yok. "HDP artık barış sürecinin ancak filmini çeker" diyen kibre tahammül edecek halimiz yok. Bu yüzden HDP'ye oy vereceğim.

PKK "Bu devlete güvenilmez" diye eleştiriyor, AKP "törörüst HDPKK" diyor, MHP "Aynı ortamda bulunmam" diyor, Davutoğlu görüşmüyor, CHP'nin önemli kısmı "Önce PKK ile arasına mesafe koysun" diyor. Demirtaş, gülümsüyor ve şikayet etmiyor bu durumdan. Bu yüzden oyum HDP'ye.

Liberal düşünce yapısındayım ve LDP üyesi olmak istiyorum. Geçen seçimde LDP adayı idim CHP'ye oy verdim. LDP'nin, "benim parti barajı aşamayacak diye başka partiye oy vermek, benim çocuğum okuyamaz, başka çocuğun eğitimini üstleneyim demektir" sloganına da hayranım. Ama kalbimdeki LDP'ye yine oy vermeyeceğim, çünkü HDP kadar üzerine oynanmıyor. Bir partinin üzerine oynanmasıyla da derdim yok ama, belden aşağı vurarak yapılmasını hazmedemiyorum. O yüzden oyum HDP'ye.

Çok klişe ama "Benim Kürt arkadaşım var "da diyeceğim. Eğitimli de var eğitimsiz de var. Müteahhit Kürt arkadaşım var, göz göze bakışırız birbirimizi ve çocuklarımızı severiz. Çay veren ablam var kalp kalbe konuşuruz. Bana "hep iyiyi düşünüyorum, sen de öyle yap" der. Bu yüzden oyum HDP'ye.

Siz tabi hepiniz kendi doğrularınızla, beni eleştirin, isterseniz küfredin ve gönlünüzden geçen partinize oy verin. Ama bencilliğin tanımını unutmayın: "Bencillik kendi istediğini yapmak demek değildir, başkasını sizin istediğinizi yapmaya zorlamaktır!"

Hepinize süper günler,
Cihan




16 Ekim 2015 Cuma

İfade Fedaileri

Erdoğan Ermenistan ile ilişkileri düzeltmek istediği zaman dedeme "Adamlar bize katilsiniz diyor biz onlarla açılım yapmaya çalışıyoruz" dediğimde "Hee kestik" demişti. Sesinde bundan gurur duymadığı belliydi ama çok da utanıyormuş gibi bir hali yoktu. Daha çok benim bunu bilmememe şaşırmış gibiydi.

Olayın üzerinden 100 yıl geçti hala bu konuda konuşulamıyor. Bunu ifade özgürlüğü kapsamında belirten Orhan Pamuk da ihanetle suçlanıyor. Daha önce de üzerinde durduğum bu konuya tekrar girmeyeceğim.

Dün bir TV programında bir vatandaş "PKK terör örgütü değildir" dedi diye toplu taarruza maruz kaldı. Neymiş efendim bütün dünya terör örgütü diyormuş. Desin. Demeyenler de var. En azından PKK lılar demiyor. Yakını PKK'ya katılmış olan demiyor. Bazı sol görüşlü yabancılar demiyor. Polisten işkence görmüş Kürt çocuk demiyor. Dünyada milyarlarca insan PKK adını dahi duymamış. Demek ki bütün dünya PKK terör örgütüdür demiyor. Velev ki dedi, birileri kabul etmeyebilir. İfade özgürlüğü zaten herkes aynı fikirde birleşsin diye değil, farklı fikirler konuşulabilsin diye var. "Koyun kurd ile gezerdi, fikir başka başk'olmasa".

İsviçre'de ifade özgürlüğünü yok sayan bir yasa çıktı. Ermeni soykırımını reddetmek suç sayıldı. Perinçek de gitti İsviçre'de bu "suç"u işledi ve mahkum oldu. AİHM'e gitti. Kazandı, temyiz edildi, yine kazandı. Ne kazandı ve kim kazandı çok iyi görmek lazım. Bu olayı ülkemizde şöyle yorumluyoruz: "Perinçek Ermeni soykırımı yoktur dedi ve davayı kazandı, demek ki AİHM Ermeni soykırımının yalan olduğunu tasdik etti". Bu ifade konunun tam bir şark kurnazlığıyla çarpıtılması.

Biraz bu fikri ezmek için alaycı yazmak zorundayım, gerçekte olan şu: Tamamı Türk düşmanı ve Ermeni dostu olan zalim Batı'nın para kasası olan İsviçre Konfederasyonunun alenen suç dediği eylemi adamın kameraları önünde yaptın (polis copu iteleme kakalamaya uğramadan), mahkemeye verildin ve paralel olmayan hukuku seni mahkum etti. Tamamı İsrail Ermeni ve Papa uşağı sandığın Avrupa'nın en yüksek mahkemesi dedi ki, İsviçre Devleti ifade özgürlüğü bakımından haksızdır. Temyizde de Büyük Daire (ki sana göre kesin masondur) de olayın nefret suçu değil, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini yediye karşı on oyla söyledi. Demek ki neymiş, ifade özgürlüğünü özgürce seçtiğin vekillerinle, özgürce yazdığın yasalarına karşı da korumazsan, ifade özgürlüğü oturmuyormuş. Bir önemli ders de hukukun yaptığı hatayı, hukuk düzeltiyormuş. Emsal teşkil eden bir karar.

Bizim ailemizde başlayan yaklaşımsa ifade fedailiği. Çok okumadığımız için, çok bildiğimizi sanıyoruz. Emin olduğumuz ve kendimizle özdeşleştirdiğimiz düşüncelerimizi sakin sakin savunamadığımız zaman sinirleniyoruz. Böyle olunca ifade fedailiğine başlıyoruz: "Küçükler bilmez, ben öyle diyorsam öyle, bunu herkes bilir, PKK'ya tüm dünya terörist diyor, patron benim o yüzden böyle olacak, benim fikirlerime saygı duymuyorsan demek ki bana da saygı duymuyorsun" tarzı cümlelerin tamamı pasif agresif veya aktif agresif şekilde "ben artık sakince sorgulama gücümü kaybettim, sana bir şeyler dayatma yolunu seçiyorum" demek. Bu fedailik ne yazık ki başarılı oldukça, örnek alınıyor. Emsal teşkil eden bir eylem.

Hepinize süper günler,
Cihan



11 Ekim 2015 Pazar

Bir çocuk adı olarak Barış

Dans gecelerine gittiğim zamanlarda merhabam vardı, çok tanımazdım. Çok iyi dans eder ve hep gülümserdi. Jimnastik de yapardı. Çocuklara da sevdirmek için uğraşıyordu. Kobani'deki çocuklara jimnastik eşyaları ulaştıracak, yeni Koray'lara yardım edecekti. Suruç'ta bomba patladı, yaralandı. Ameliyat üzerine ameliyat oluyor, düzelecek. Ters salto atamayacak belki ama parende atacak eminim. O ben olabilirdim.

Polislik mesleğini yapıyor, çocukken hoşuna giden mesleği belki. Ve belki de olmaması gereken bağlantıları var ya da yok. Belki işkence yaptı, belki de iftiraya uğradı. Ama neticede sistemin ona verdiği işi yapıyor. Kafasına kurşun yedi uyurken, o sen olabilirdin.

Başka biri belki azılı PKK militanıydı. Belki Kürt sanatçıydı. İnfaz edildi, yargılanmadan ve hukukumuzda olmayan şekilde. Ölmesi rahatlatmadı 20'li yaşlarında canavarları. Arabanın arkasına bağladılar, küfürler ederek sürüklediler yollarda. O da yetmedi, çekip yayınladılar. Eski sevgilisi, kardeşi belki anası o görüntüleri gördü. "Ben olsaydım onun yerinde sürüklenen keşke" dedi. Onlar siz olabilirdiniz.

Gazeteci, Gezi olaylarında penguen yayınlayan kanalın programından çıkıp gecenin bir vakti evine ulaşmanın keyfini yaşayacakken, kendine "vatansever" diyen birileri çıkıp darp ediyor. Küfür değil bildiğin tekme tokat. O ben olabilirdim.

Baba oğul barış mitingine gitmeye karar verdiler. Ortalık karışık, ama buralarda olmaz o işler dediler. "Amerika değiliz ki biz gelip uçak patlatsın biri suratımıza" dediler. Annesi babasının yanından ayrılmamasını tembih etti. "Belki polis gaz sıkar ama Ankara'nın göbeğinde başka bir şeye cesaret edemezler" diye avuttu kendini. Hava soğuk değildi pek ama fanilayla hırkayı giymeden gitmesine izin vermedi kuzusunun. Parçalara ayrıldılar, çok iyi bilse de herkes ölü yıkamayı, onları yıkayamayacaklar. Sen ve yavrun olabilirdiniz.

Yüzlerle insan ölüyor aylardır, yüzü o günde öldü. Binlerce sakat kalan, kör olan, sağır olan, kolu kopan, bacağı parçalanan oldu. Hepsi bizdik.

Bizim seçtiğimiz, bizim maaşını verdiğimiz ve saygıda kusur etmediğimiz, saygısızlıklarını hoşgördüklerimiz, bunu yapanı değil, yaptıranı bulacak, bağımsız yargıya teslim edecek, cezasının infaz edecek. Sonra kaldığı yerden ülkede tüm insanların huzur içinde yaşaması için gerekenleri yapacak. Beklenti buyken, "güvenlik zaafı yok" deniyorsa ben buna inanmak zorundayım. Demek ki hedeflenen güvenlik alınmış, olmasına izin verilen de olmuş.

Cihan

13 Eylül 2015 Pazar

Temizlik masalı

"Adım Ali, 17 yaşındayım ve bu coğrafyanın beni var etmeyeceğini adım gibi biliyorum. Biz kalabalık aile seviyoruz buralarda. Kardeş, abla, dayı, amca, teyze, hala hep beraberiz. Rengimiz değişik, inatçıyız. Okula da pek gidemeyiz, ya para yetmez ya felek yar olmaz.

İnançlıyız ve kimseye bir şey dayatmak istemiyoruz. Ama nefes alamadığımda yüreğim öyle kabarıyor ki, füzeyle tank gözüme oyuncak gözüküyor. 48 kiloyum, boyum da kısa olduğu için çelimsiz sayılmam. Taşı sıksam suyunu çıkarırım demeyeyim, taş serttir.

Çocuklukta okumaktı, çalışmaktı her çocuk gibi hayallerim vardı. Nereden geldiğini bilmediğim bombayı mermiyi tanıdıkça hafif hafif soldu onlar. Ne kadar "savaş kötüdür" desen de bir süre sonra başka bakıyorsun olaya.

İlk asker vurduğumda hissettiklerimi anlatamam. İnançlı adamım demiştim. O'nun verdiği canı almıştım. Dedim ki O istemese ben onun canını alamazdım. Nişan alamazdım, tüfek tutukluk yapardı, geldiğini görmezdim. Ama gördüm, aldım, vurdum. Demek ki O razı geldi. Genç de bir askerdi ama üzülmüyorum ona. Onlar bize acıdı mı? Anası babası da vardır ama beni da kaya doğurmadı!

Şimdi burası sıcak, karanlık ve ben damda altı kardeşimle kenara büzüşmüş yatıyorum. Dünyada ne oluyor haberim yok, düşünecek halim de yok. Ama biliyorum ki bu yalan dünyada milyonlarca insan beni terörist bellemiş. Ne yapsam yaranamayacağım onlara.

Neyse ki beni savunan, eline silah almamış, karizmatik liderler de var. Onlar da olmasa at kendini damdan gitsin.

Ama inanıyorum ve biliyorum ki, bir gün gelecek, sıcak evinde oturan asan kesen adam beni kardeşi bilecek, silah satanın maskesi düşecek, yıllar sonra toprağımda dilimi dinimi yaşayacağım, adımdan tenimden ve doğduğum yerden dolayı yargılanmayacağım, çocuklar ölmeyecek, etraf tertemiz olacak ve Filistin'de tüm dağlar çiçek açacak."

Hepinize süper günler,
Cihan








9 Eylül 2015 Çarşamba

Niye Geldiniz?

Duvarında kadife dağ orman halısı, sediri yastığı, yazması, günlük sorumluluklarını yerine getirmiş, ömürlük sorumluluğunun üzerinden kaldırıldığını anlıyor. Askerin varsa ve kapıda subay gördüysen, ne vatan, ne can, ne teskin var artık. Salt acı!

Anne olmak, kalbinin başka bir bedende atmasına razı olmak demek, ve başka bedende durduğunda kendi ölümünü izlemek. Ki kendi ölümünü daha metin karşılayan varsa da, evladı gidenin hali hep aynı oluyor. 

Belki terörist dediğin HDP'ye, belki hain dediğin AKP'ye, belki faşist dediğin MHP'ye ve belki dinsiz dediğin CHP'ye oy verdi o kadın. Belki ortalık tenha olur deyip pikniğe gitti. Ama sen bir oy iki tweet atıp, 4 de beğeni dağıtırken, o canını ateş hattına gönderdi. 

İsteyerek mi gönderdi? Bugün gördüğümüz anket gösterdi ki "hayır". Gördük ki insanımız operasyonlar artsın, teröristlerin üstüne daha çok asker gönderilsin istiyor, ki daha az şehit haberi gelsin. Sadece o gönderilen askerler, bizden komşudan gitmesin de öbür sokaktan gitsin, politikacıdan gitsin mümkünse öbür mahallenin ve öbür şehrin politikacısından. 

Silahtan savaştan nefret ederim. Bir düzeni silahla değiştirmek isteyenle silahla korumak isteyeni aynı kefeye koyamam. Ama oğlunu veya kızını askerde veya dağda kaybeden annenin, farklı acı hissettiğine veya o kadınlardan birinin mukaddes birinin hain olduğuna inanıyorsan, ne çocuk, ne anne nedir en ufak bir fikrin yok demektir. Can tartısı diye birşey neden yok biliyorsun, hepsi bir de ondan. 

Sakın kendini "çok güzel memleketimiz var o yüzden düşmanımız çok" veya "berbat bir coğrafyadayız, ne yapsak boş" diye kandırma. Ne oluyorsa biz yapıyoruz diye oluyor. 

Gazete basıyoruz, çocuk öldürüyoruz, oy veriyoruz, pusu atıyoruz, cam çerçeve indiriyoruz, tehdit ediyoruz, küçümsüyoruz, terörist temizliyoruz, bina yakıyoruz, yola getiriyoruz, kışkırtıyoruz ve tabi ki yargılıyoruz. Hem de o kadar çabuk, o kadar özensiz, o kadar cahil yapıyoruz ki ne yaptığımızla ilgili en ufak bir fikrimiz yok. 

Öyle görünüyor ki ya yeterince anne terliği yememişiz, ya da bu yaşta bile doğruyu görmek için terlik yememiz gerekiyor kafamıza!

Hepinize süper günler,
Cihan








3 Eylül 2015 Perşembe

Seçim

Elini bir kez sobadan yakmış kişinin sobayı ellemeden önce tereddüt etmesi bir seçim midir zorunluluk mu? Ya da daha önce defalarca dayak yemiş birinin yoldan geçen tanımadığı birine efelenmesine tercih denebilir mi?
Karmaşık makinemiz bizim için doğru yolu gösterirken çoğu zaman bize fazla serbestlik tanımıyor. En önemli organımız beynimiz, beynimize sorarsak.
Bakıyoruz kıyıya vurmuş çocuğa yüreğimiz kabarıyor (aslında beynimizdeki kimyasallar daha çok da empatimiz kalp atışımız ve tansiyonumuzu değiştiriyor) ve isyan ediyoruz bilinçsizce. Bilinçsizlik isyanın kendisi değil, yöneldiği mecra ile ilgili. Müslümansak, Hristiyana ve Yahudiye, Türksek "meşhur mihraklara", Batılıysak Işid'e, Yahudiysek Hamas'a, kadınsak erkeğe, çiçeksek koyuna, koyunsak kurda, küçük ve basit beynimizin bize düşman bellettiğine kesiveriyoruz faturayı. Evrimsel faydası da var birilerini düşman bellemenin, dostlarınla kenetlenmeni sağlıyor. Ama dostun bildiğinle kenetlenip düşmanın bildiğine hınçlanınca neredeyse her zaman büyük resmi kaçırıyorsun. 
Dünyadaki tüm "büyük resim" lerden daha önemli ve daha gerçek bir büyük resim var: dünyada her yıl 7 milyon çocuk ölüyor! "Dünyanın en ağır yükü olan genç bedenleri taşıyan tabutların ağırlığı" inan senin tüm haklılıklarından, aidiyetinten ve adaletinden daha önemli.
"Deniz kenarına vurmuş çocuğu balina kadar önemsemiyorsun" diyen "ölüye üzülme" diyor. Berkin'i hatırlatmak için "Fırat da ekmek almaya gidiyordu" diyen "ölüye üzülme" diyor. Şehidine ağlayana "O da başka meslek seçseydi" diyen, madende ölen için "fıtrat diyen", "Mısır'da biri öldüğünde 4 parmak yapıyordun şimdi nerdesin" diyen "ölüye üzülme" diyor. 
Bu "Ölüye Üzülmeme" becerisini (!) topluma yayarsak, korkarım hiç bir şey için kaygılanmamıza gerek kalmayacak. Ve bu bir seçim olacak! 
Hepinize süper günler,
Cihan