Bu Blogda Ara

8 Haziran 2015 Pazartesi

Onlardan Bahsetmeden Seçim

Bu seçimden zafer filan çıkmadı kimseye. Ama çok sevinilecek veya umut verecek şeyler oldu.

Bir rekor kırıldı mesela: En çok kadın vekilin olacağı parlamento seçildi. 96 kadın vekil. %50 si kadın olan bir toplumda %17 temsil oranı bir rekor olarak çok düşük gözükse de, ataerkil ve muhafazakar bir toplum için iyi bir başlangıç. Seçilmese de LGBT aday gösterildi. Rengarenk kökenlerden insanlar, Romanı, Ermenisi, Kürdü ve muhtemelen alenen söylemese de bazı ateistler meclisi renklendirdi.

Seçim öncesi önemli sivil oluşumlar faaliyette bulundu. Oy ve ötesi gibi...Seçim sonrası için de uzlaşma kültürünü yeniden yeşertebilecek bir aritmetik var. Kullanabilirsek...

Silahın, kavganın, aşağılamanın ve kükremenin değil, esprinin, sağduyunun, tevazuun önünde sonunda hak ettiği değeri göreceğine dair umutlar da tazelendi. 

Ayrı bir parantezi İstanbul İkinci bölgeden beni de aday gösterme nezaketini gösteren LDP'ye açmalıyım. Tesadüfi bir karşılaşma ile beni etkilemiş olan onursal başkanı Besim Tibuk ve Da Vinci sayesinde rönesansa önayak olan şehirlerin, dönemin ticaret erbabı tarafından yönetildiğini öğrenmemle daha özel ilgimi çeken liberalizm bu seçimde ideolojinin yanında (ve hatta önünde) kıvrak zekası, esprili ve mütevazi kampanyası ile en çok da Başkanı Cem Toker ve karşılık/ikbal beklemeden birşeyler yapan üye/adaylarıyla tüm seçmenin dikkatini çekti. 

Birkaç ay önce çocuklarının geleceğinden endişe ederek yurtdışına çıkmayı düşünenle, her musibeti diğer taraftaki "hain"lerden bilen insanların hayata bakışı bu seçimle değişti. 

Yıldızlarıyla, emeklileriyle, isimsiz kahramanları ve sönük kalan bağımsızlarıyla bu seçim bize gösterdi ki anket rakamlarının doğruya çok yakın bir tahminde bulunması bile bu tahmin gerçekleştiğinde toplumca hissedeceklerinizi ifade etmekten çok uzak. 

Hepinize süper günler,
Cihan

22 Mayıs 2015 Cuma

Fare bakışı

Aşırı küçümsenmiş şirin hayvan farenin bakışını fark etmek, bir vahiy, bir aydınlanma gibiydi. 

Ters yönden gelen 50'li yaşlardaki adamın yüzündeki fare bakışında "beni farket" yazıyordu. 

Her gün farklı durumlarda görüyoruz bunu. Bu gece bir şoförün yüzündeydi fare bakışı. 

Vücut yapısı itibariyle farenin omzu başını bir miktar gizler gibidir. Ultraviole ışığı da gördükleri için olsa gerek, ya da belki de genelde sadece tek gözünü gördüğümüzden, nereye odaklandığını anlamayız farenin. 

Bizim tür, insan da bu tarz bir bakış geliştirmiş. Yanlış birşey yaptığında, ve bundan gurur duymuyorken, ama saklayamayacağı da kesin olduğu için fare bakışını takınıyor. Seni görüyor, kafası senle meşgul ama sana bakmıyor. Şu mesajların hepsini aynı anda veriyor:
- Hatalıyım
- Saklanacak veya inkar edilecek bir durum yok
- Ama üzerime gelirsen de ters davranacağım 
- Son olarak ve en can alıcı tarafı: ters davranabilirim çünkü herkes yapıyor. 

Eminim fare bu tarz bakarken bu kadar sinsi düşünceler içinde değil. Böylesi sinsilikler sadece iyi eğitimle edinilir. Ama bizim tür bu bakışı ya içgüdüsel biliyor ya da çok erken öğreniyor. "İkimiz de durumun farkındayız, işleri tırmandırmadan idare edelim" mantığı çok sık karşılık buluyor. Karşılık bulduğu için de yaygınlaşıyor. 

Şoför ters yöne girerken, satıcı malının hatasını kapatmaya çalışırken, öğretmen bilmiyorum demek yerine bir cevap uydururken, eşinin sorusundan kaytarmaya çalışırken, (siyasiler fare bakışı atmıyor, onların prompterleri var) gammazcı olmamak adına bir pisliği açığa çıkarmazken, iki kişinin de farkında olduğu bir yalanı karşılıklı biraz daha yaşamak isterken sinsi fare bakışını yarı isteyerek yarı istemeyerek takınıyoruz. Farkedildiğimizi bilerek ya da farkedilmek isteyerek. Belki de "bak ben de senin gibi saçma hataları olan biriyim, beni kabul et" der gibi. 

Toplum baskısına boyun eğmiş insanların (ki bazılarımız  her konuda, hepimiz bazı konularda boyun eğiyoruz) samimiyetsizlik ve içi dışı bir olamama durumunu böyle dışa vuruyoruz. Ve herkes de bunun farkında...

Hepinize süper günler,
Cihan

21 Mart 2015 Cumartesi

Burhan Yün

Bu sözü ilk olarak Matrix üçlemesinin birinde duyduğumu sanıyorum ama doğrulama fırsatı bulamadım: "Taklit, teveccühün en samimi halidir" (Imitation is the sincerest form of flattery). Daha eskiden de bilinen, benzerleri tekrarlanan bir kavramsa da, tam tamına bu şekilde ifade eden ilk kişi 1800 lü yıllarda, içinde "birçoklarına karşı sorumluluğunuz varsa bu sorumlulukları herhangi birine karşı yerine getirmeyi, tümünü yerine getirmek gücünüz dahilinde oluncaya kadar ertelemek akıllıca olur; aksi takdirde verdiklerinizle, tuttuklarınızla edineceğinizden çok daha fazla düşman edinirsiniz" sözünü de içeren kitabın yazarı Charles Caleb Colton.

Çocukluğumda sıkça yaptığım ve o zamana göre çok normal bulduğum, yakın geçmişte beni çok rahatsız eden, şimdilerde kabullenmenin huzuruyla bir oyun olarak devam ettirdiğim etrafımdaki beni etkileyen insanları taklit etme alışkanlığım, belki de bu sözü duyduğumdan beri barıştığım bir yanım. Yakın zamanda son kitabını okumayı bitirdiğim, ki bu kitabını daha öncekiler gibi dura bekleye, düşüne irdeleye değil de bir çırpıda okudum, yazarı taklit etme fikriyle de aynı sebepten barışığım.

En mükemmel taklit bile orjinaline nazaran çirkin olduğu için, taklit ederken iyi bir iş çıkarma kaygısına düşmezsiniz. Bazan kötü hatta berbat bir taklit çok daha iyi bir etki oluşturabilir. Ama taklitin asıl büyük gizemi ve muhteşemliği, çocukluktan başlayarak ve özellikle çocuklukta en iyi öğrenme yolu olmasıdır.4-5 aylık bir bebek, oluşmamış sinir sistemi ve gelişmemiş motor hareketleriyle sizi veya etrafını taklit etmeye çalışmıyorsa ciddi bir gelişim problemi olması ihtimali vardır.

Yaşadığımız coğrafyanın, benim doğumumdan önce de, orta yaş bunalımıma girdiğimi düşündüğüm bugünlerinde de kafasının içinde ne kadar aynı, etrafınındaki ilişkilerin görünümü ve teknolojinin gelişimi ile ne kadar farklı olduğunu anlatmış. İçten görünmeye çalışan ve aslında kötü niyetle değil de toplum baskısı altında ezilmişlikle sergilediğimiz resmi yani sahte yüzümüzü nasıl ifşa ettiğimizi bir kaç kez vurgulamış. Daha önceki kitapları ile karşılaştırılamayacak kadar akıcı, diğerlerinden çok daha duygusal (bir yerinde katıla katıla ağladım) bir kitap olmuş.

Diğer kitaplarında da olduğu gibi, bu kitabı da okurken insan yaptığı her şeyin, etrafında kendisini tıpkı yazar gibi ufak bir çocuğun masumiyetinde gözlemci, dokuz kişiden oluşan veteran bilim insanlarından oluşmuş bir konsültasyon ekibinin analitik gözleriyle izlendiğini, ve tüm yaptıklarının bir gün, kitaptaki karakterlerin yaşadığı gibi tekrar tekrar önüne getirileceğini düşünüyor. Bu his hem esere saygı, hem de herkesin içindekileri biraz açık ettiğinden bir özeleştiri ve kendini değerlendirme fırsatı yaratıyor.

Kendimize yaptığımız bazı haksızlıklarımızı, kendimize hak gördüğümüz bazı saçmalıklarımızı yüzümüze vuruyor.

Özellikle kızlarından bahsederken kurduğu harika bir cümleyi, üzerine bir yazı daha yazmayı düşündüğüm için ve kitabı okumamış olanları hazırlayıp etkisini azaltmak istemediğinden buraya yazmıyorum. Ama eminim okuyanlar hangi cümleyi kastettiğimi söylenmeden farketmişlerdir.

İstanbul bugünkü haliyle bile güzel ve etkileyici iken daha bakir ve samimi halini gören ve yaşayan her duygusal insan gibi yazar da İstanbul'u kafamıza kazıma uğraşından vazgeçmiyor, ki saygı duyduğum bir yanı. Ama beni daha çok etkileyen özellikle bu kitapta, içimize işlediği için o kadar da çarpık olduğunu anlamadığımız çarpıklıklarımızı, hayatımızın doğallığı içinde bizi de fazla rencide etmeden anlatıyor ki bu yüzden bazı kısımlarda kitabı sırf çabuk bitmesin diye yavaş okudum.

Bundan 200 300 yıl sonra da bu coğrafyada yetişen çok büyük edebi şahsiyetlerden biri olarak kabul edilebileceğini sandığım yazara yapılan haksızlıklar konusunda da biraz içim burkuldu ve utandım.

Hepinize süper günler,
Burhan Yün

8 Mart 2015 Pazar

Kadınım

Senin için korkmuyorum kadınım!

Sen doğumunla sevinilmeyen, varlığınla tedirgin olunan, buna aldırmadan doğan, bunu öğrenip de yıkılmayan, "yarış"a geriden başlayansın.

Ben senin varlığından, varolacağından habersizken bile bana ihtiyacın olmamış, şimdi mi bana muhtaç olacaksın?

Önüne çıkan engellerden, kafana işlenen bariyerlerden, ruhuna ekilen dertlerden ben olmadan sıyrılırsın. Çünkü ben zaten senin yaşadığın olumsuzlukların, benim görmeme izin verdiklerinin sadece birazını görürüm. O da şanslıysam!

Görmek de işime gelmez, doğmadan bana verilen abartı kıymetin keyfini sürmek varken niye yorayım kendimi? Neticede ben mühim adamım sense sadece kadın! Ama seni önemsemek kollamak bile bana prim yaptırır. "Ne erkek ama" derler.

15 milyonluk şehre cengaver gibi 5 ay önce kordonunla besleneni bırakır dalarsın, otobüste sıkışır, iş hayatında şahlanırsın, eve gelirsin, "bu çocuğu yedirmiyor musun?" derler. Evde oturup yavruna baksan, "sen değiştin" derler. Neyse ki donanımlısın. Önemli olanı kimseden öğrenmene gerek kalmaz.

Senin için korkmuyorum, çünkü sen zorlukların sertleştirdiği, doğanın katılaşmasına izin vermediği hayatın vazgeçilmez ikilisinin birisin. Milyonlarca yıldır yolunu çizdin, yine çizersin. Sen de çizersin kızın da, oğlun da.

Kendim için korkarım. Hakettiğini verebilmekten değil, haketmediğini yaşatmaktan.

8 Mart Kadınlar günün kutlu olsun!

Hepinize süper günler,
Cihan

19 Şubat 2015 Perşembe

Yabancılık hissi

Övünmek gibi olmasın üniversitesi sınavında Türkiye 53.'sü olmuş, İTÜ Makine Mühendisliğini 2. bitirmiş, MIT'de lisans üstü yapmış bir dayım var. Yavaş konuşur, esprili sakin ve fazlasıyla zeki bir insandır. Yıllar önce yurt dışında uzun yıllar kaldığı için ülkesini çok özleyip özlemediğini sormuştum. Bana "bazan Türkiye'de İngiltere'de olduğumdan daha yabancı hissediyorum kendimi" demişti.

Bir çok söylediği gibi bundan da çok etkilenmiştim ama ileride (şu günlerde) bu söze bu kadar içten katılacağımı tahmin etmemiştim.

Ülkenin büyük çoğunluğunun nefretini kazanan genç kızın katlinde bile "ne fırsat çıksa da yönetime yalaklansam" diye düşünüp duran bazı zihniyetlerin "Amerika'da da oluyor" diye mesajlar vermesine nasıl yakın hissedeyim? Evet belki dünyanın her yerinde bunlar oluyor ama acaba bunların olduğu hangi ülkede insanlar "başka yerlerde de oluyor" diyerek avunabiliyor?

Herkeste bir idam özlemi ve şiddet aşkı. Sanki o kızcağızın ölümünün sebebi hepimizin iliklerine işleyen ve işletilen öfkeli şiddet hayranlığı değilmiş gibi. Sanki (bir radyo programcısının söylediği gibi) idam geri gelince fikirlerini söyleyen yazarlar üniversite öğrencileri değil de tecavüzcüler kâtiller asılacakmış gibi. Sanki idamın olduğu ülkelerde yaşam hakkı göklerde, taciz ve suç oranları yerlerdeymiş gibi. Bu yaklaşımlara nasıl yakınlık hissedeyim?

Küçükken ben de (hatta şimdilerde de) kartopu oynardım. Maçlara gittiğimde, okul çıkışı bıçaklı kavgaları duyduğumda ölebileceğimi düşünüp ürperdiğim olmuştur ama, 17 yaşındakilerin kız meselesi veya genç holiganların maç sonu kavgası değil de kartopu meselesinden birilerinin ölebileceğine hiç ihtimal vermezdim. Nazım Alpman'ın hatırlattığı gibi "Esnaf, ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir! Gerektiğinde asayişi temin eden polistir, gerektiğinde askerdir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir!" diyen yönetici bu işte en ufak bir sorumluluk hissetmeyecek midir? Hele ki ABD Başkanı'nı kastederek "‘Ne zaman sesiniz çıkacak? Bunlar sizin ülkenizin vatandaşı değil mi?' dedik. Üç saat sonra ses çıktı." deyip sonra Özgecan ile ilgili açıklamalarında yine yargıya sopa sallayan anlayışla nasıl empati kurabilirim?

Yakın bir arkadaşımın doğru bir şekilde tespit ettiği gibi kendimi İsveç'li zannediyorum. Ülkemin vatandaşı olmaktan gurur duyabileceğim şeyler de oluyor belki ama nedense ikinci vatanım dediğim İsveç'te kendimi daha az yabancı hissedeceğimi düşünüyorum.

Nasıl olacağını bilmeden hepinize süper günler diliyorum,
Cihan

8 Şubat 2015 Pazar

Geliştik

Avrupa'da veya Amerika'da çıkan cep telefonunu çıktığı gün alınca memleketin ulaştığı gelişmişlik düzeyine şapka çıkarıyoruz. Yabancı sermayeyle, yabancı müteahhitin yapıp, işletip devrettiği metroyu havaalanını, birbirimize üstünlük taslamak için ağzımıza sakız ediyoruz. Tekniğin ve teknolojinin dünya çapında sermaye devlerince her köşeye dağıtılmasını, kendi başarımız sanıyoruz. Bunlardan yoksun olmak da elbet bir övünç kaynağı değil ve tabi ki bu nimetlerden vazgeçmemiz de zor, keyfine varmamamız da. Ama bunu biz yaptık sanmamız ne yazık ki büyük ve yakın zamanda komşumuz Yunanistan'ın yataktan düşerek uyandığı bir rüya.

Rönesans'a kadar, Bizans'ın devamı sayılan Osmanlı'ya hayranlık, gıpta ve korkuyla bakan Avrupa'nın özellikle son 2 3 asırdır dünyanın zenginliğinin merkezi olmasını ne kaynakları, ne çalışkanlığı ne zekasıyla açıklayamıyorum. Kaynaklarla olsa Araplar, çalışkanlıkla olsaydı Kürtler, zeka ile olsaydı Türkler şu an bulundukları gelişmişliğin kat be kat ötesinde olurdu.

Özgür düşünceyi sahiplenmeyen toplumlar, sağlam gelenekçilikleri ve sürekli çalışmalarıyla mucizeler yaratabiliyorlar. Ama bizim coğrafyamızda gelenekçilik de çalışma alışkanlığı da saman alevi gibi parlayıp, çıkara dokununca duman oluyor.

Aykırı olanı, tuhaf olanı, saçma görüneni irdelemeyip dışlayınca, incelemeden reddedince büyük cevherleri ortaya çıkmadan köreltiyoruz. Bağnaz, korkak, güvensiz elemanları; vizyonsuz, güçlenince diktatörleşen, ahlaki temellerinde arızalar olan liderlerin eline bırakıyoruz.

Toplumların gelişmişliklerinin iki hali var: görünen gelişmişlik ve iç gelişmişlik. 

15. Yüzyılda Da Vinci gibi kafirleri yakmayan İtalyanların ofisleriyle 21. Yüzyılda tweeter içerik engellemelerinde dünya birincisi olan bizim holding ofisleri birbirinden farklı değil ama içsel gelişmişlik açısından arada 500 yıldan fazla var. 

Hepinize süper günler,
Cihan

21 Ocak 2015 Çarşamba

Last Hope

I am aware that I am way over my league (predisposedly, I focused on how the effects, music and dialogues were recorded and I must say the first word that came to my mind was "natural" which for me is one of the biggest praises possible), when I pull up my sleeves to write my opinions about a movie and doing it in English. But the story here has more angles to it than merely evaluating or criticizing a relatively more technological form of the fine arts.

It starts about 3 years ago in Turkey when a fine educated single lady meets a  fine young tasteful lady who happens to visit a country not quite similar and not quite close to hers. They somehow "click" and the educated lady introduces the travelling kebab taster to her son's family. The second level "click" paves the  path to an occasional but frank chat friendship. As all chat buddies do, one of the chatters proposes that the other meets her friends in Istanbul. 

The two extremely good looking couples (the son and the friends of friend) have a lovely evening together and one of the inevitable results of the fine evening is that the son and his wife decide they HAVE TO see the movie named "The Water Diviner".  All of these loosely connected events take place with considerable time lapses and from over 15 000 kilometers. 

The movie is one of the most realistically filmed about the state and consequences of war. It is about a father looking for his sons who never returned from the Turkish front during WW1. If you disregard the typical way-too-many coincidences that is probably essential to make a movie interesting for millions from all ages; the plain and direct exposure to the feelings of the people at war and people with loved ones at war, was fascinating.

The movie takes you close enough to the traumas of the people at war so you can relate (and cry if you are a bit sentimental especially toward kids), but not too close so that you are not overwhelmed with terror.

You realize how stupid and human it is to fight people you do not know, at places you have never been to before (I mean this for both sides as it wasn't just the natives of Canakkale who was at the defence) for reasons you don't totally understand. You also see how silly and human it is to connect to people whom you have every reason to hate or in best case have no common interests or past whatsoever.

It looks like it is and has always been in our hands as people to choose between building friendship bridges over oceans and mountains that are thousands of kilometers apart or kill and get killed as hard as we can. The Anzacs and us seem to have done it in the past and for my part I am happy that we are still doing well at only the bridges part of the story.

Best of days to you all,
Cihan